Pazartesi, Şubat 19

Son Yemek, Son Ziyafet

Hoc Est Corpus Meum... – Hz. İsa
Şappur şuppur ye beni... – İsmail YK


Bir karikatür gözümün önüne geliyor. Küçük bir erkek çocuğu sünnet kıyafetleri içinde artık “erkek” olduğunu dünyaya ilan ediyor. Karşısında onun yaşlarında duran kız çocuğu soruyor utangaç bir merakla: “Peki ben ne zaman ‘kadın’ olacağım?” Hınzır bakışlı veletten cevap gecikmiyor: “Hele ben bi şunları çıkartayım...”

Sünnet olmak. Sakalının çıkması. Sigara içmek. Rakı içmek. Milli olmak. Adam öldürmek. Bir düşünüyor insan, erkek olmak zor iş. Namusuna leke getirtmeyeceksin, kızın olsun karın olsun gerekirse sevdiğini sevdiğiyle vurup müebbet yatacaksın, yoksa erkek olamazsın. Gerekirse Genç Osman gibi seyrek sakalında durmayan metal tarağı alt dudağına geçirip asker olacaksın, yoksa erkek olamazsın. Ormanlar kralı aslandan hayatları pahasına sağdıkları sütü sana ulaştıran safarici afrika halkına saygıdan değil, fasıl sofrasında gazoz içersen sana kıçları ile gülecek can dostlarından sakınmak için rakı bardağının dibini beş kere görmeden kalkmayacaksın masadan, yoksa erkek olamazsın. Hayat verebilecek kadar kudretli, zehir içebilecek kadar cesur olduğunu kanıtlayacaksın, milli olacaksın ve sigara içeceksin, yoksa erkek olamazsın. Ama bunların hepsinden önce, dünyanın kendi etrafında sağa mı yoksa sola mı döndüğünü bile anlayamadığın bir yaşta ucundan azıcık aldıracaksın ki erkek olasın. İşte bütün bu mitler arasında, ben sünnetin arkasındaki erkeklik gizemini merak ediyor, ve size bunun cevabına dair alternatif bir seçenek sunmak istiyorum.

Açın kulaklarınızı ve dinleyin şunu: “Sünnet düğünü”. Biraz garip bir ikili değil mi? “Sünnet” ve “düğün”; bu kelimeler neden yan yana? Sanırsın ki mantar ve kaşar, Tayyip ve Abdullah, sigara ve kahveden bahsediyoruz. Düğün dediğin eğlence, kutlama, tören anlamına gelmiyor mu? Kutlanan birşey vardı da bana mı kimse söylemedi dört yaşında avazım çıktığı kadar bağırırken, yoksa bu kelimeler benim düşündüğüm manalarda sözler değil mi? Ayrıca “sünnet” tam olarak nedir; belirgin olmayan, sünmüş netlik anlamına mı geliyor? Dayanamıyorum, bakıyorum çok bilmiş bıdık babylon sözlüğüme:

Sünnet: Peygamberimizin sözü, emri, fiili ve görüp de ses çıkarmayarak kabul ettiği şeyler.

Tamam, sen birşey söyle yapsınlar, emir ver uysunlar, sen yap onlar da yapsın, anlarım hepsini; ama ses çıkarmayarak kabul etmek nedir? İki bin yıldır böyle gelmiş böyle gider mi, adam bi hapşırsa elinde makası, hayatının sonuna kadar küçük abdestini huni yardımıyla yapacaksın, neden buna bir dur demezsin ey son peygamber, senin lafının üstüne laf diyecek yok. Peygamber demişken, sünnet olayının, oğlunun kafasını B tipi Amerikan korku filmlerinde olduğu gibi kıtır kıtır kesme yöntemiyle tanrısına bağlılığını kanıtlamaya niyetli İbrahim peygamberin (M.Ö. 2000-1500) icat ettiği bir ritüel olduğunu biliyor muydunuz? “Ucundan azıcık” dendiği zaman, basit bir cerrahi müdahele ile organdan üretim fazlası bir dokunun alınması yerine gözünüzün önüne hep kellesi ortadan uçan bir babaringo gelmiyor mu? İşte sebebi, bu iki imgenin üst üste binerek arketipimize yerleşmiş olmasıdır. Eleman Cebrail’le baş edemeyince, başından edecek başka bir şey bulmuş belli ki.

Aslında, çok az bilinen bir rivayete göre, kurban etme eylemini az kaldı İbrahim değil, karısı üstlenecekmiş. İbrahim her ne kadar tanrısına verdiği sözde durmaya kararlı olsa da, kan görünce içi bir hoş olup bayılmaya meyilli olduğundan, ilk kopan atardamar ile işi yarıda bırakmak zorunda kalacağı dünden belliymiş. O da karısına yalvarmış “Sen yapsana,” diye. O zamanlar İspanya’ya karşı toprak üstünlüğü elde etmek isteyen İbrahim’in Fransa kralının Cannes’daki görkemli şatosundan kız kaçırma usuluyle götürdüğü ve hemen ardından imam nikahı kıydırdığı eşi Josephine, ihtilal döneminde görmeye alışık olduğu giyotin sahnelerinden ötürü “Aslında ben yapardım...” diye konuya girdikten sonra, protestan örf ve adetleri ile büyüyen dini bütün bir bayan olarak, İbrahim ve tanrısının arasına girmek istemediği türünden bir palavra ortaya atıp bu tehlikeli durumdan kendini sıyırmayı bilmiş. İbrahim çaresiz, istemeye istemeye, bazı kaynaklara göre 27, bazılarına göre de 35 yaşında olan eşşek kadar oğlunun manalı bakışları eşliğinde, tanrısına dua etmeye başlamış içinden “Tanrım lütfen bayılmayayım, lütfen allahım ya, lütfen bayılmayayım,” diye. Ve tanrı tam o anda sadık kulunun yakarışına daha fazla dayanamamış, ve en hızlı uçan meleği Cebrail ile ona kurban bayramı geldiği zaman kesilmek üzere nur topu gibi bir koç göndermiş. Ele aleme rezil olmaktan son anda kurtulan İbrahim, gelin görün ki kurban bayramı vakti gelince işi iyice yüzsüzlüğe vurarak, koçu kesmeyi de Josephine’e yüklemeye kalkışmış, ve bu sefer başarmış.

Bütün ev işlerini yaptığı yetmiyormuş gibi İbrahim’in hala resmi nikah, ve ardından düğün yapmayarak nüfusuna geçirmediği Josephine’nin bu son istek üzerine tepesi fena atmış ve intikamı ise daha fena olmuş. Tanrının kendisine de İbrahim evde yokken vahiy gönderdiğini söyleyen femme fatale, tanrının kendine bağlılığını göstermek isteyen bütün erkeklerin penis uçlarının ucundan azıcık kesilmesini buyurduğuna saf peygamberi inandırmayı kolayca başarmış. Bu da yetmezmiş gibi, kızartılan koçun yanında yenmek üzere yaptığı pilava bu kesilen erkek etlerini tat versin diye atmış ve düğüne gelen herkese afiyetle yedirmiştir. O gün bugündür, onların iki oğlunun—İshak ve İsmail—soyundan olan herkes, yani Yahudiler ve Araplar (dolayısıyla müslümanlar), Josephine’in kadınlara armağan bıraktığı bu sünnet düğünü adlı geleneği gerçek amacını bilmeden sürdürmüştür.

Josephine’nin artık hakettiği değeri görmesi gerektiğini savunan günümüz feministleri, ona ait bilgilerin 17. yy. ortalarında vuku bulan ikonoklastik dönemde kutsal kitaplardan silindiğini ve sadece Dan Brown’un kitaplarında bu gerçeklerin saklı olduğunu iddia ederken, bir yandan da kendi kumpaslarını ifşa etmiş olmuyorlar mı? Ama elimizde bundan çok daha net, su veya şüphe götürmeyen bir kanıt var.

Nedir peki? Bir düşün bakalım bu “düğün” kelimesi, “sünnet düğünü” tamlamasından başka nerede kullanılıyor? Tombala! Düğün’ün ta kendisinde. Josephine’nin hiç yaşayamadığı ve hep içinde kalan düğünden bahsediyorum tabii ki. Yani bizim modern dünyamızda kadın ve erkeğin evlendiği gece. Yani kadının da artık gerçekten “kadın” olabileceği gece. Yani sen dört yaşında iken ucundan azıcık alınarak yarım bırakılan işin geri kalanının metafiziksel ve mental boyutta tamamlandığı gece. Yani kadınların nezninde tamamen hadım olduğun gece. Daha küçücükken beynini, fiziksel kesilme uyarıcısı ve acı duygusu ile eş zamanlı sunulan “düğün” kelimesi aracılığıyla, aynen Pavlov’un köpeğini zil sesi ile koşullandırdığı şekilde formatlıyorlar. Hayatının sonuna kadar korkup kaçıyorsun sebebini bilmeden o “düğün” denen olaydan. Erkekliğinin yıllar boyu yavaşça elinden alınmasını bir gece düzenleyerek, seni eşin dostun önünde şebek gibi oynatarak, dalga geçercesine tebrik ederek, düğün dernek (!) kutluyorlar zerre utanmadan. Kimler? Dostun olduğunu sandığın bütün kadınlar. Şüphen mi var yoksa? Bana evlenip gelinlik giymek istemeyen bir kadın göster o zaman. Bir tane bile gösteremezsin. Sen o fiyakalı sandığın sünnetliği giyip ortada beyaz atlı prens gibi dolaşırken, onlar bir yandan prenses gibi giyinip intikam alacakları günün hayalini kurdular, bir yandan da “düğün” pilavının lezzetli etlerini yediler, ...her ne kadar az olsa da.
Devamını okuyun!