Pazar, Ekim 26

Ben Bir Ceviz Ağacıyım

İlkokul 3. sınıftayım. Türkiye 1980’lerin son demlerini yaşıyor. Öğretmenimin adı Nilüfer. Kıvırcık, uzun, esmer saçları ve kocaman güzel gözleri var. Hayatımın geri kalanı boyunca el yazımın kötü olmasından sorumlu tutacağım yegâne insan olacak ama o günlerde o bunu bilmiyor. Bize bir gün, şiir ezberleme ödevi veriyor. Nasıl olmuşsa evdeki bir Cem Karaca kasetinden “Ben bir Ceviz Ağacıyım” şarkısına vurulmuşum. Neredeyse 20 yıldır bir daha hiç dinlememiş olsam bile, şarkının sonuna doğru sözlerin nasıl giderek hızlı söylendiğini hala hatırlıyorum. Ben de bir sonraki gün, o hızla mısraları sınıfta söylemeye çalışıyorum. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında” diyorum üst üste dilim döndüğü kadar ama ne Cem Karaca’nın, ne de Nazım Hikmet’in farkındayım. Şarkıyı söylemeyi bitirdiğimde öğretmenimin o koca gözlerindeki ifadeyi unutamıyorum. Kadın dehşet içinde.


Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Yukarıda gördüğünüz ibare blogger’a ait blogspot domain isimli herhangi bir İnternet sayfasına girdiğiniz zaman karşınıza çıkıyor. Bu sefer benim koca gözlerim dehşet içinde bu yazıya takılıyor.

Blogger, kullanıcıları ve takipçileri dünya çapında olduğu kadar Türkiye’de de oldukça popüler, Web 2.0 olarak da adlandırılan, içeriğin size dikte edilmediği, yani kullanıcıların içerik oluşturabildiği bir bilgi, haber, deneyim, fikir, yemek tarifi, sanat veya kısaca hayat paylaşım platformu.

Bu mahkeme kararı ile birlikte youtube, porno, yanlı politik içerikli sayfalar, gazete yorum sayfalarıydı derken, hiçbir içerik kategorisi ile sınırlanmamış belki yüz binlerce blog sayfası ve kullanıcısı ve de okuyucusu bir anda Türkiye bilincinden silinmeye çalışılıyor. Bir çeşit devrim aslında (bknz. Harf Devrimi).

İnsaf. Tanrı bile yaratılışta böyle bir hatadan kaçınıyor. İnsanı insan yapan tek şey irade ve muhakeme yapabilme yetisi. Tanrı’nın Adem’e yapmadığını Türk mahkemeleri kendi vatandaşına yapmaya cürret etmiş durumda. Haşa! Adem’i hayal edebiliyor musun: “Ya yemişim tanrısını, ben bu elmayı yerim tatlım” diyerek tam Havva’nın gözünde asi bir eleman portresi çizecekken, bir bakıyor elmaya erişim Türk mahkemeleri tarafından engellenmiş. Elmanın orada olduğunu biliyor ama insanı insan yapan dürtüyü ve dolayısıyla insanı hayata geçiremiyor. "Sokmuşum cennet vatana..." demez mi içinden?

Ciddiyet bir yana, Türkiye gün geçtikçe karanlığa gömülüyor.

Hani Eflatun’un idea dünyası var ya. Arkadan bir ışık geliyor ve sen mağaranın içine doğru bakıyorsun. Mağara duvarına düşen gölgelerden anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Senin için “gerçeklik” bu gölgeler.

Türkiye öyle bir yolda koşuyor ki gölgeyi bile yakalamak mümkün değil, arkadan gelen ışık o derece pis parlak. İngilizce’de şöyle bir laf vardır: “Tünelin sonunda gördüğün ışık, sana doğru son sürat gelen trenin farı olabilir.” Işığa sırtımız dönükken önümüzdeki gölgeler son sürat büyüdüğüne göre durum böyle galiba. Her an ezilebilirmişiz gibi geliyor. Arkama bakmaya korkuyorum çünkü ayağımın bastığı toprak titremeye başladı.

Bu son dönemde, eline ampulü alan ışığı veriyor Türkiye’ye. Mahkemeler kafalarına göre erişim engelleri koyarken adeta Ergenekon dalgalarıyla yarışıyor. 301. madde hikaye kaldı artık. Düşünce ve ifade özgürlüğü entel ve aydınlar için bir problemdi eskiden. Bu tip bir suçtan hüküm giymek resmen ayrıcalıktı. 301 kalkınca artık nitelikli sayısı hiç değişmeyen “70 milyon” insan toptan hükümlü.

Eskiden politikacılar, medya, din, laiklik: bunlar satılıktı. Parayı basan düdüğünü öttürüyordu. Ama artık doğru veya en azından alternatif bilgiye ulaşmak da satılık. Çünkü hak ve hukuk da satılığa çıktı. Düşünce ve özgürlükler satılmış. Kim, ne zaman, kime satmış, kim bu özgürlükleri hemen kriz öncesinde stoklamış, bunu bile takip edemiyorsun. Ben özgürlüğümü kimden satın alacağımı da bilemiyorum. Her şey koca bir sürpriz.

Ve bana öyle geliyor ki Türkiye’de aslında bırak 70 milyonu, 70 kişi bile yok. Ben varım, bir de benim tanıdığım insanlar ve onların tanıdığı insanlar var. Üçüncü dereceden sonrasının varlığına inanmıyorum çünkü onların varlığını bana kanıtlayacak, kanıtlasa bile benim geçerliliğine inandığım hiçbir kaynak kalmadı veya kalmamasına çok az kaldı.

Canım sıkılıyor. Bunu sadece sen ve senin bunu anlattığın insanlar biliyor. Ondan sonra tekrar başa dönüyoruz. Nazım Hikmet’in düşüncelerini rahatça ifade edebilmek ve düşünceleri yüzünden gözetlenmeme hasretinden yola çıkarak yazdığı söylenen şiir, ilkokul günlerimde bana Cem Karaca’nın kadife sesinden duyduğum tatlı bir kafiyeden öteye gidememişken, bugün zihnimde mutlak ve acı anlamını buluyor. Ama görülen o ki yirmi yılda Türkiye’de bireyin kendini ifade gücünde değişen pek bir şey olmamış.

Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında


Nazım Hikmet

Not: Dilsürçmesi.com da bir blogspot sayfası olup, şu an Türkiye’den okunabilmesini sağlayan tek şey, sayfanın domain isminin blogspot olmamasıdır. Ancak bu yazıyı buraya koyabilmek için, yani yasaları çiğneyebilmek için, http://www.arpdns.com/ sayfası üzerinden blogger girişini yapabiliyorum. Elmanın tadına bir kere bakmış olan ademoğlu, elbet bir yolunu buluyor.
Devamını okuyun!