Malzemeler:
800 gr. kuzu yarım kol = 16.80 Lira
Yarım limon = 30 kr. (Aslında bu bir limonun fiyatı ama yarım satmıyorlar)
Bir tutam tuz ve karabiber = Bedava
Sonuç:
Eve geldiğinde karınızın kendisine tandır yapıldığını görmesi = Paha biçilmez.
Ağır sıklet boks şampiyonu olamazsınız. Kuantum fiziğinde çığır açamazsınız. Everest’e çıkmak için çok geç kalmış olabilirsiniz. Ama hala Karısına Tandır Yapan Adam aday adayısınız. Ve iddia ediyorum ki eğer bunu yaparsanız Şampiyonlar Ligi ve F1 kupası anında sizin olacak, o sırada Rock and Roll ilahı olduğunuzu fark edeceksiniz, ve bir daha asla saçınızı taramanıza gerek kalmayacak.
Olaylar şöyle gelişecek. Önce dürüst satıcı Migros’a gidiyorsunuz. Ben burada Migros diyorum çünkü yukarıda bahsettiğim mertebeye sadece bir kere ulaşmaya çalıştım ve bunda başarılı oldum, ve bu girişim sırasında da ilk önce Migros’a gittim. Lost adasına dönmeye çalışan Oceanic 6 üyeleri gibi, bu girişimin tekrar başarılı olabilmesi için mümkün olduğunca değişkenlerin ilk seferdeki kadar aynı olması bence hayati önem taşıyor. Ayrıca diğer marketlerde başınıza neler geleceğini bilmiyorum. Ama Migros arka bahçem sayılır. Dediğim gibi, önce Migros’a gidiliyor ve et/kasap/sucuk/zeytin/peynir istasyonunda en fazla kırmızı rengin yansıdığı camekanın önünde birisi sizinle ilgilenene kadar bekleniyor. Buraları neden anlattığımı düşünen bayanlar olabilir, gereksiz detay hissi uyanabilir, ben daha çok ilk tecrübesini yaşayacak erkekler için anlatıyorum. Efendim, şarkıteli görevlisi size “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye şakıdığında aynen şunu söylüyoruz “Kuzu yarım kol istiyorum, tandır yapacağım.” Şimdi bu cümlede altını çizmem gereken iki önemli husus mevcut. Birincisi, istediğiniz kolun “yarım” kol olması, keza yarım kol demezseniz, size içi kemik dolu upuzun tam kol niyetinde bir et parçası veriyolla ki onun da ancak turşusunu yaparsınız. İkincisi, cümleyi “tandır yapacağım” diyerek bitirmek, sizi hem yanlışlıkla tam kol almaktan alıkoyuyor (çünkü eğitimli Migros elemanı tam koldan tandır yapılmadığını biliyor), hem de elemana konuya pek hakim olmadığınızı, bir miktar onun ilgisine ve deneyimine muhtaç olabileceğiniz hissini uyandırarak, şevke gelip elemanla diyaloğa girerek saçmalama durumunuzda bile işlerin daha bir tıkırında ilerlemesini sağlıyor.
Sevgili et dostları, kuzu yarım kol dediğimiz şey, 800 ila 1000 gram arasında değişen bir ağırlığı olan, içinde bir tavuk but kemiğinin kalın versiyonuna benzeyen bir kemiğe sahip, bir tarafı kar beyazı hayvan yağı tabakasıyla örtülü bir et parçasıdır. Şarkınteri elemanı sizin isteklerinize bağlı olarak bu eti çeşitli işlemlerden geçirecektir. Birinci işlem, et halen tek parça halindeyken o bembeyaz yağ alınacak. Tabii ki zevkler tartışılmaz (ama renkler neden tartışılamıyor onu anlamıyorum, mor ise mor işte birader, ötesi var mı?) ama benim size naçizane tavsiyem o yağın iyice, güzelce, tamamen oradan alınmasıdır. Bu konuda deneyimli şarküteri elemanı eti kendisi yemeyeceği için biraz nazlanacaktır, yağın üçte ikisini falan aldıktan sonra, gerisini sizin evde hobi olarak temizlemeniz için orada bırakacaktır. Ha siz de benim gibi bu çeşit sürprizlerden hoşlanmıyorsanız, bence bu teletubby kafasına sahip arkadaşı dikkatle izleyin ve eti parçalamaya geçmeden önce yağları temizlediğinden emin olun. Keza bu işlemin evde yapma zorluğu bir kenara, elden o yağ kokusu beş kere sabunladıktan sonra bile gitmiyor. Biliyorum da anlatıyorum, dediklerimi iyi takip et dostum (az kaşardan tost, çok kaşardan Lost olmazmış).
Yağlar temizlendiyse (kırmızı et denizinin aralarında minik beyaz yağ adacıkları kalabilir, insafa da gelin yani), şimdi Mr. EasternMeatSoldier eti sizin için 4-5 parçaya ayıracaktır. Ben yaptırdığımda et 5 parçaya bölündü, Guam’a gidecek VIP yolcularına duyurulur. Ha, dört neden olmasın? Olur. Önemli olan, bu bölünmenin şarketerinin inisiyatifi dahilinde mümkün olduğunca eşit parçalara bölünmesi ve bu bölünme sırasında o biraz önce bahsettiğim kemik parçasının da ikiye bölünmesidir (Bak yağı kendin sonra evde temizleyebilirsin ama o kemiği biraz zor bölersin, takip et). Bazıları kemiği tamamen çıkarttırmayı tercih etmekte, büyük hata. Kemik iki parçaya bölündüğünde, pişim (lütfen sözlükler kontrol edilsin) sırasında ilik tavaya akarak doğal bir sos görevi görecektir ve tandırınıza eşi benzeri görülmemiş lezzetler katacaktır. Dolayısıyla karanlık tarafın kontrolü altına giren teletubbyler size bu kemiği çıkartmayı önerecektir, sakın aldanmayın, basit bir Jedi akıl oyunuyla o kemiğin çıkmaması yönünde darküteriyi telkin edin. Bu işlemler bittiğinde şarkbülbülü kodlanmış bir şekilde “Başka bir şey ister misiniz?” diyecektir, sorusuna panik yapmadan “Hayır, teşekkürler” diyerek cevap verin ve doğruca meyve/sebze reyonunun yolunu tutun. (Meraklısına not: Elinizde tuttuğunuz paketin üzerinde aldığınız ürünün adı “kuzu yarım kol” yerine “kuzu yarma kol” olarak yazılmış olabilir, bunun sistemden kaynaklanan bir imla hatası mı yoksa yarım kolun bir diğer adı mı olduğu henüz bir netlik kazanmamıştır.)
Şimdi bir tane limon al, şeffaf poşete koy. Kasaya gel. İkisini de öde, çık ve eve git.
Efendim, önce ocağın üzerine tavayı koyuyoruz. Tava dediysem tencere de olabilir. Şahsen tabanı 22 cm. çapında dökme çelik wok kılıklı bir tava kullanmaktayım. Wok kılıklı diyorum çünkü tabanı wok gibi çukur değil, tava gibi düz. Bu yüzden yeterli çapta herhangi bir tencere de işinizi görür. Yeter ki dökme çelik olsun, teflon olmasın (sorma neden) ve mümkünse kapağınız cam olsun. Bunun nedenine ise cevabım hazır: İnsan, doğası gereği meraklı ve yaradılış icabıyla güven sorunu yaşayan bir mahlukat. Ben ona o körpe kuzuyu yeri gelecek 8 saat kapağı kapalı tencerede pişireceksin diyeceğim. Dayanamaz, bakmak, görmek, dikizlemek, takip etmek ister. O yüzden cam kapak kullan ki, on dakikada bir kapağı açıp sihri bozma. Tava hazırsa, etin hazırlanışına geçebiliriz.
Önce o aldığımız limonu yıkıyoruz ve göbeğinden ikiye kesiyoruz. Elimizdeki her et parçasının iki tarafına da o yarım limonun suyu bitene kadar sıkıyoruz (işin sırrı: limon suyu, pişimin sonunda etin kızararak “tandır bordosu” dediğimiz renge bürünmesini sağlayacak). Her parçaya bir yarım limon değil, tekrar ediyorum, yarım limonu bütün etlerin üzerine sıkarak bitiriyoruz. Bu işlemden sonra da etlerin her iki tarafına da biraz tuz ve karabiber serpiyoruz. Tuz için “göz kararı” “kafanıza göre” “Allah ne verdiyse” “kulak memesi” gibi miktar bildiren tamlamalar dışında önerebileceğim bir şey olmamakla beraber, karabiber için biber değirmeninden iki tur kadar diyebiliyorum. Sonra da bu et yavrularını tavanın dibine yatırıyoruz. Yağ dök dedim mi? Hayır, yok. Öylece yatırıyoruz. İmanla, inançla, besmeleyle yatırıyoruz. Bu işlem sonunda muhtemelen tavanın dibi tamamen etle kaplanmış olacaktır, hatta sığdırmakta biraz zorluk bile çekebilirsiniz. Mühim değil. Çünkü beni yak, kendini yak, ateşi yaktıktan (ateş yanar mı?), yaklaşık 40-50 dakika sonra o etler çekecek ve enleri boyları yarı yarıya kısalacak. O etler çekerken de içlerindeki suları yavaştan bırakarak inanılmaz bir et suyu göleti oluşturacaklar.
Ateş kısmı önemli, atlamamak lazım. Ocaktaki alev boyu ayarlama döndergecini olabildiğince kısık konumuna getirmeniz, bütün bu çabaların boşa gitmemesi için çok önemli. Kısıkla kastedilen alevin papata-papata sesleri çıkararak sürekli yanık kalmaya çalışmasından birazcık daha fazla yanıyor olduğu ruh hali. Sürekli ve rahatlıkla yanıyor ama daha da kısamazsınız, işte tam orası. Ben ocağımdaki 6 cm.’lik çap ile üçüncü en büyük alev sağlayıcısını kullandım, 30 yıl öncesine ışınlanmak isteyenlere duyurulur.
Eti tavaya koyup ateşi yaktıktan sonra normalde tarif şöyle devam ediyor: “Sekiz saat sonra tandır hazır.” Yani ateşi yak ve eti unut. Ama mümkün mü sekiz saat beklemek? Bildiğin mesai bu. Arada öğle yemeği yemek lazım. E peki benim gibi zaten öğlen yediysen ve bu senin akşam yemeğin olacağıdıysa, ve zaten üçüncü saatin sonunda hanım eve gelip tandır pişerken görüp seni yarı tanrı mertebesine çıkarmak üzere söylemlere girişmişse? En kötüsü ise, ya acıktıysan?
İşte o anda, Allah’ını kaybetmiş John Locke gibi “Yakup, Yakup!” diye aranırsın. Ve Yakup’un vahiyi şu olur: “Kapağı hafif arala, ve ateşi birazcık aç.” Eğer etleri yatırırken gerçekten iman etmediysen bu noktada içinde hafif panik gıprahşmaları alev alır. Dört saattir zerre dokunmadığın etler bellerine kadar kendi suları ve ilikleri içinde pişmektedir, ve o suyun o kısık alevle bitecek gibi bir hali yoktur. Ama bunu yap, dördüncü saatin sonunda işleri hızlandırmak istiyorsan, kapağı hafif arala, döndergeci 1/20 tur arttır ve iman et. 25 dakikada bir de etleri döndürebilirsin, eğer yeniden dirilişe inanıyorsan soğuk tenli Ajira yolcusu.
Et suyu buharlaşarak ve etlerin içine geri dönerek gözden kaybolduğunda, ki benim tavamdaki sular 5 saat 55 dakika sonra yok olarak karamelize kalıntılar bırakmıştı, bordo renkli kızarmış tandırın servise hazır demektir. Löp etleri tabağa koymaya çalışırken dağılma eğiliminde olduklarını görürsen iyi bir tandır yaptığın için sevinmeye başlayabilirsin.
Eti eliyle koparıp onu kekiğe banan, her tel tel ayrılan et lokmasında kendinden geçen, ete kemiğe bürünüp yaren diye görünen karınızın bu hallerine de tanık olmak ve avcı-toplayıcı çağlarından bu yana anlatılmış en büyük efsanenin kahramanı olmak istiyorsanız, ilk adres Migros.
Bu noktada, Elfler tarafından büyütüldüğünden şüphelendiğim Kızılderili kadını Moondust ThrowWhiteFlake’e bu basit ama muhteşem tarif için teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Umarım tarifinizin hakkını vermişimdir efendim.
Devamını okuyun!
Pazartesi, Haziran 8
Karısına Tandır Yapan Adam
yazar
bercutio
vakit
16:08
1 yorum
etiket Deneme, Yemek Tarifi
Pazar, Mart 1
Ben
İngilizce’deki ben olmak var aslında
“I” yani
böyle tek başına duracaksın kelimelerin
harflerin arasında filinta gibi
cümle gibi
birey gibi
her daim büyük harf
istisnasız özel
sürekli aynı
“ben” olduğun zaman
bir başkası oluyorsun
bir kalabalık duruyorsun
bir sürü oluyorsun
bir doğulu, bir Türk oluyorsun ama
bir tek birey,
bir ben olamıyorsun
Elin ağzındaki kendini özlüyorsun
o görkemli I’ı
o seçilmiş I’ı
Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı
ayakta dimdik durabilen
evrimin son durağı
yalnız ama gururlu I
ben ise iki büklüm
bir bukle yere kapanmış
secdeye varmış
anasının dizine dayanmış
duruyor
ben bana sormadan
beni benden alıyor
satamadan geri getiriyor
bende baş başa iki ben
birbirine muhtaç iki el gibi
Devamını okuyun!
Pazar, Şubat 8
Dil Sürçmesi
Şekerin tatlı kamışı
Kalemin sivri ucu
Dedemin pamuk sakalı
Devenin bale pabucu
Kuş uçtu kervan geçti ama
Kurdelenin büküldüğü yerde
Bir iz duruyor hala
Ağzımın akan suyu
Rüyanın kabus sonu
Merdivenin kırık teli
Soluğumun ılık teni
Sen benim ne dediğime bakma
Benimki sadece bir
Dil sürçmesi
G’nin yumuşak şapkası
Radyonun uzun dalgası
Uçurtmanın kıvrılan kuyruğu
Sudaki ters yansıma
Tek şey göründüğü gibi aslında
Her seni seviyorum’u
Sokaktaki satıcının sesi sanma
--
Bir el aynası gibidir yüzüm
Dönüp bakarsam sana
Sadece kendini görürsün
Devamını okuyun!