Malzemeler:
800 gr. kuzu yarım kol = 16.80 Lira
Yarım limon = 30 kr. (Aslında bu bir limonun fiyatı ama yarım satmıyorlar)
Bir tutam tuz ve karabiber = Bedava
Sonuç:
Eve geldiğinde karınızın kendisine tandır yapıldığını görmesi = Paha biçilmez.
Ağır sıklet boks şampiyonu olamazsınız. Kuantum fiziğinde çığır açamazsınız. Everest’e çıkmak için çok geç kalmış olabilirsiniz. Ama hala Karısına Tandır Yapan Adam aday adayısınız. Ve iddia ediyorum ki eğer bunu yaparsanız Şampiyonlar Ligi ve F1 kupası anında sizin olacak, o sırada Rock and Roll ilahı olduğunuzu fark edeceksiniz, ve bir daha asla saçınızı taramanıza gerek kalmayacak.
Olaylar şöyle gelişecek. Önce dürüst satıcı Migros’a gidiyorsunuz. Ben burada Migros diyorum çünkü yukarıda bahsettiğim mertebeye sadece bir kere ulaşmaya çalıştım ve bunda başarılı oldum, ve bu girişim sırasında da ilk önce Migros’a gittim. Lost adasına dönmeye çalışan Oceanic 6 üyeleri gibi, bu girişimin tekrar başarılı olabilmesi için mümkün olduğunca değişkenlerin ilk seferdeki kadar aynı olması bence hayati önem taşıyor. Ayrıca diğer marketlerde başınıza neler geleceğini bilmiyorum. Ama Migros arka bahçem sayılır. Dediğim gibi, önce Migros’a gidiliyor ve et/kasap/sucuk/zeytin/peynir istasyonunda en fazla kırmızı rengin yansıdığı camekanın önünde birisi sizinle ilgilenene kadar bekleniyor. Buraları neden anlattığımı düşünen bayanlar olabilir, gereksiz detay hissi uyanabilir, ben daha çok ilk tecrübesini yaşayacak erkekler için anlatıyorum. Efendim, şarkıteli görevlisi size “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye şakıdığında aynen şunu söylüyoruz “Kuzu yarım kol istiyorum, tandır yapacağım.” Şimdi bu cümlede altını çizmem gereken iki önemli husus mevcut. Birincisi, istediğiniz kolun “yarım” kol olması, keza yarım kol demezseniz, size içi kemik dolu upuzun tam kol niyetinde bir et parçası veriyolla ki onun da ancak turşusunu yaparsınız. İkincisi, cümleyi “tandır yapacağım” diyerek bitirmek, sizi hem yanlışlıkla tam kol almaktan alıkoyuyor (çünkü eğitimli Migros elemanı tam koldan tandır yapılmadığını biliyor), hem de elemana konuya pek hakim olmadığınızı, bir miktar onun ilgisine ve deneyimine muhtaç olabileceğiniz hissini uyandırarak, şevke gelip elemanla diyaloğa girerek saçmalama durumunuzda bile işlerin daha bir tıkırında ilerlemesini sağlıyor.
Sevgili et dostları, kuzu yarım kol dediğimiz şey, 800 ila 1000 gram arasında değişen bir ağırlığı olan, içinde bir tavuk but kemiğinin kalın versiyonuna benzeyen bir kemiğe sahip, bir tarafı kar beyazı hayvan yağı tabakasıyla örtülü bir et parçasıdır. Şarkınteri elemanı sizin isteklerinize bağlı olarak bu eti çeşitli işlemlerden geçirecektir. Birinci işlem, et halen tek parça halindeyken o bembeyaz yağ alınacak. Tabii ki zevkler tartışılmaz (ama renkler neden tartışılamıyor onu anlamıyorum, mor ise mor işte birader, ötesi var mı?) ama benim size naçizane tavsiyem o yağın iyice, güzelce, tamamen oradan alınmasıdır. Bu konuda deneyimli şarküteri elemanı eti kendisi yemeyeceği için biraz nazlanacaktır, yağın üçte ikisini falan aldıktan sonra, gerisini sizin evde hobi olarak temizlemeniz için orada bırakacaktır. Ha siz de benim gibi bu çeşit sürprizlerden hoşlanmıyorsanız, bence bu teletubby kafasına sahip arkadaşı dikkatle izleyin ve eti parçalamaya geçmeden önce yağları temizlediğinden emin olun. Keza bu işlemin evde yapma zorluğu bir kenara, elden o yağ kokusu beş kere sabunladıktan sonra bile gitmiyor. Biliyorum da anlatıyorum, dediklerimi iyi takip et dostum (az kaşardan tost, çok kaşardan Lost olmazmış).
Yağlar temizlendiyse (kırmızı et denizinin aralarında minik beyaz yağ adacıkları kalabilir, insafa da gelin yani), şimdi Mr. EasternMeatSoldier eti sizin için 4-5 parçaya ayıracaktır. Ben yaptırdığımda et 5 parçaya bölündü, Guam’a gidecek VIP yolcularına duyurulur. Ha, dört neden olmasın? Olur. Önemli olan, bu bölünmenin şarketerinin inisiyatifi dahilinde mümkün olduğunca eşit parçalara bölünmesi ve bu bölünme sırasında o biraz önce bahsettiğim kemik parçasının da ikiye bölünmesidir (Bak yağı kendin sonra evde temizleyebilirsin ama o kemiği biraz zor bölersin, takip et). Bazıları kemiği tamamen çıkarttırmayı tercih etmekte, büyük hata. Kemik iki parçaya bölündüğünde, pişim (lütfen sözlükler kontrol edilsin) sırasında ilik tavaya akarak doğal bir sos görevi görecektir ve tandırınıza eşi benzeri görülmemiş lezzetler katacaktır. Dolayısıyla karanlık tarafın kontrolü altına giren teletubbyler size bu kemiği çıkartmayı önerecektir, sakın aldanmayın, basit bir Jedi akıl oyunuyla o kemiğin çıkmaması yönünde darküteriyi telkin edin. Bu işlemler bittiğinde şarkbülbülü kodlanmış bir şekilde “Başka bir şey ister misiniz?” diyecektir, sorusuna panik yapmadan “Hayır, teşekkürler” diyerek cevap verin ve doğruca meyve/sebze reyonunun yolunu tutun. (Meraklısına not: Elinizde tuttuğunuz paketin üzerinde aldığınız ürünün adı “kuzu yarım kol” yerine “kuzu yarma kol” olarak yazılmış olabilir, bunun sistemden kaynaklanan bir imla hatası mı yoksa yarım kolun bir diğer adı mı olduğu henüz bir netlik kazanmamıştır.)
Şimdi bir tane limon al, şeffaf poşete koy. Kasaya gel. İkisini de öde, çık ve eve git.
Efendim, önce ocağın üzerine tavayı koyuyoruz. Tava dediysem tencere de olabilir. Şahsen tabanı 22 cm. çapında dökme çelik wok kılıklı bir tava kullanmaktayım. Wok kılıklı diyorum çünkü tabanı wok gibi çukur değil, tava gibi düz. Bu yüzden yeterli çapta herhangi bir tencere de işinizi görür. Yeter ki dökme çelik olsun, teflon olmasın (sorma neden) ve mümkünse kapağınız cam olsun. Bunun nedenine ise cevabım hazır: İnsan, doğası gereği meraklı ve yaradılış icabıyla güven sorunu yaşayan bir mahlukat. Ben ona o körpe kuzuyu yeri gelecek 8 saat kapağı kapalı tencerede pişireceksin diyeceğim. Dayanamaz, bakmak, görmek, dikizlemek, takip etmek ister. O yüzden cam kapak kullan ki, on dakikada bir kapağı açıp sihri bozma. Tava hazırsa, etin hazırlanışına geçebiliriz.
Önce o aldığımız limonu yıkıyoruz ve göbeğinden ikiye kesiyoruz. Elimizdeki her et parçasının iki tarafına da o yarım limonun suyu bitene kadar sıkıyoruz (işin sırrı: limon suyu, pişimin sonunda etin kızararak “tandır bordosu” dediğimiz renge bürünmesini sağlayacak). Her parçaya bir yarım limon değil, tekrar ediyorum, yarım limonu bütün etlerin üzerine sıkarak bitiriyoruz. Bu işlemden sonra da etlerin her iki tarafına da biraz tuz ve karabiber serpiyoruz. Tuz için “göz kararı” “kafanıza göre” “Allah ne verdiyse” “kulak memesi” gibi miktar bildiren tamlamalar dışında önerebileceğim bir şey olmamakla beraber, karabiber için biber değirmeninden iki tur kadar diyebiliyorum. Sonra da bu et yavrularını tavanın dibine yatırıyoruz. Yağ dök dedim mi? Hayır, yok. Öylece yatırıyoruz. İmanla, inançla, besmeleyle yatırıyoruz. Bu işlem sonunda muhtemelen tavanın dibi tamamen etle kaplanmış olacaktır, hatta sığdırmakta biraz zorluk bile çekebilirsiniz. Mühim değil. Çünkü beni yak, kendini yak, ateşi yaktıktan (ateş yanar mı?), yaklaşık 40-50 dakika sonra o etler çekecek ve enleri boyları yarı yarıya kısalacak. O etler çekerken de içlerindeki suları yavaştan bırakarak inanılmaz bir et suyu göleti oluşturacaklar.
Ateş kısmı önemli, atlamamak lazım. Ocaktaki alev boyu ayarlama döndergecini olabildiğince kısık konumuna getirmeniz, bütün bu çabaların boşa gitmemesi için çok önemli. Kısıkla kastedilen alevin papata-papata sesleri çıkararak sürekli yanık kalmaya çalışmasından birazcık daha fazla yanıyor olduğu ruh hali. Sürekli ve rahatlıkla yanıyor ama daha da kısamazsınız, işte tam orası. Ben ocağımdaki 6 cm.’lik çap ile üçüncü en büyük alev sağlayıcısını kullandım, 30 yıl öncesine ışınlanmak isteyenlere duyurulur.
Eti tavaya koyup ateşi yaktıktan sonra normalde tarif şöyle devam ediyor: “Sekiz saat sonra tandır hazır.” Yani ateşi yak ve eti unut. Ama mümkün mü sekiz saat beklemek? Bildiğin mesai bu. Arada öğle yemeği yemek lazım. E peki benim gibi zaten öğlen yediysen ve bu senin akşam yemeğin olacağıdıysa, ve zaten üçüncü saatin sonunda hanım eve gelip tandır pişerken görüp seni yarı tanrı mertebesine çıkarmak üzere söylemlere girişmişse? En kötüsü ise, ya acıktıysan?
İşte o anda, Allah’ını kaybetmiş John Locke gibi “Yakup, Yakup!” diye aranırsın. Ve Yakup’un vahiyi şu olur: “Kapağı hafif arala, ve ateşi birazcık aç.” Eğer etleri yatırırken gerçekten iman etmediysen bu noktada içinde hafif panik gıprahşmaları alev alır. Dört saattir zerre dokunmadığın etler bellerine kadar kendi suları ve ilikleri içinde pişmektedir, ve o suyun o kısık alevle bitecek gibi bir hali yoktur. Ama bunu yap, dördüncü saatin sonunda işleri hızlandırmak istiyorsan, kapağı hafif arala, döndergeci 1/20 tur arttır ve iman et. 25 dakikada bir de etleri döndürebilirsin, eğer yeniden dirilişe inanıyorsan soğuk tenli Ajira yolcusu.
Et suyu buharlaşarak ve etlerin içine geri dönerek gözden kaybolduğunda, ki benim tavamdaki sular 5 saat 55 dakika sonra yok olarak karamelize kalıntılar bırakmıştı, bordo renkli kızarmış tandırın servise hazır demektir. Löp etleri tabağa koymaya çalışırken dağılma eğiliminde olduklarını görürsen iyi bir tandır yaptığın için sevinmeye başlayabilirsin.
Eti eliyle koparıp onu kekiğe banan, her tel tel ayrılan et lokmasında kendinden geçen, ete kemiğe bürünüp yaren diye görünen karınızın bu hallerine de tanık olmak ve avcı-toplayıcı çağlarından bu yana anlatılmış en büyük efsanenin kahramanı olmak istiyorsanız, ilk adres Migros.
Bu noktada, Elfler tarafından büyütüldüğünden şüphelendiğim Kızılderili kadını Moondust ThrowWhiteFlake’e bu basit ama muhteşem tarif için teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Umarım tarifinizin hakkını vermişimdir efendim.
Devamını okuyun!
Pazartesi, Haziran 8
Karısına Tandır Yapan Adam
yazar
bercutio
vakit
16:08
1 yorum
etiket Deneme, Yemek Tarifi
Pazar, Mart 1
Ben
İngilizce’deki ben olmak var aslında
“I” yani
böyle tek başına duracaksın kelimelerin
harflerin arasında filinta gibi
cümle gibi
birey gibi
her daim büyük harf
istisnasız özel
sürekli aynı
“ben” olduğun zaman
bir başkası oluyorsun
bir kalabalık duruyorsun
bir sürü oluyorsun
bir doğulu, bir Türk oluyorsun ama
bir tek birey,
bir ben olamıyorsun
Elin ağzındaki kendini özlüyorsun
o görkemli I’ı
o seçilmiş I’ı
Tanrı’nın kendi suretinde yarattığı
ayakta dimdik durabilen
evrimin son durağı
yalnız ama gururlu I
ben ise iki büklüm
bir bukle yere kapanmış
secdeye varmış
anasının dizine dayanmış
duruyor
ben bana sormadan
beni benden alıyor
satamadan geri getiriyor
bende baş başa iki ben
birbirine muhtaç iki el gibi
Devamını okuyun!
Pazar, Şubat 8
Dil Sürçmesi
Şekerin tatlı kamışı
Kalemin sivri ucu
Dedemin pamuk sakalı
Devenin bale pabucu
Kuş uçtu kervan geçti ama
Kurdelenin büküldüğü yerde
Bir iz duruyor hala
Ağzımın akan suyu
Rüyanın kabus sonu
Merdivenin kırık teli
Soluğumun ılık teni
Sen benim ne dediğime bakma
Benimki sadece bir
Dil sürçmesi
G’nin yumuşak şapkası
Radyonun uzun dalgası
Uçurtmanın kıvrılan kuyruğu
Sudaki ters yansıma
Tek şey göründüğü gibi aslında
Her seni seviyorum’u
Sokaktaki satıcının sesi sanma
--
Bir el aynası gibidir yüzüm
Dönüp bakarsam sana
Sadece kendini görürsün
Devamını okuyun!
Pazar, Ekim 26
Ben Bir Ceviz Ağacıyım
İlkokul 3. sınıftayım. Türkiye 1980’lerin son demlerini yaşıyor. Öğretmenimin adı Nilüfer. Kıvırcık, uzun, esmer saçları ve kocaman güzel gözleri var. Hayatımın geri kalanı boyunca el yazımın kötü olmasından sorumlu tutacağım yegâne insan olacak ama o günlerde o bunu bilmiyor. Bize bir gün, şiir ezberleme ödevi veriyor. Nasıl olmuşsa evdeki bir Cem Karaca kasetinden “Ben bir Ceviz Ağacıyım” şarkısına vurulmuşum. Neredeyse 20 yıldır bir daha hiç dinlememiş olsam bile, şarkının sonuna doğru sözlerin nasıl giderek hızlı söylendiğini hala hatırlıyorum. Ben de bir sonraki gün, o hızla mısraları sınıfta söylemeye çalışıyorum. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında” diyorum üst üste dilim döndüğü kadar ama ne Cem Karaca’nın, ne de Nazım Hikmet’in farkındayım. Şarkıyı söylemeyi bitirdiğimde öğretmenimin o koca gözlerindeki ifadeyi unutamıyorum. Kadın dehşet içinde.
Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.
T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.
Yukarıda gördüğünüz ibare blogger’a ait blogspot domain isimli herhangi bir İnternet sayfasına girdiğiniz zaman karşınıza çıkıyor. Bu sefer benim koca gözlerim dehşet içinde bu yazıya takılıyor.
Blogger, kullanıcıları ve takipçileri dünya çapında olduğu kadar Türkiye’de de oldukça popüler, Web 2.0 olarak da adlandırılan, içeriğin size dikte edilmediği, yani kullanıcıların içerik oluşturabildiği bir bilgi, haber, deneyim, fikir, yemek tarifi, sanat veya kısaca hayat paylaşım platformu.
Bu mahkeme kararı ile birlikte youtube, porno, yanlı politik içerikli sayfalar, gazete yorum sayfalarıydı derken, hiçbir içerik kategorisi ile sınırlanmamış belki yüz binlerce blog sayfası ve kullanıcısı ve de okuyucusu bir anda Türkiye bilincinden silinmeye çalışılıyor. Bir çeşit devrim aslında (bknz. Harf Devrimi).
İnsaf. Tanrı bile yaratılışta böyle bir hatadan kaçınıyor. İnsanı insan yapan tek şey irade ve muhakeme yapabilme yetisi. Tanrı’nın Adem’e yapmadığını Türk mahkemeleri kendi vatandaşına yapmaya cürret etmiş durumda. Haşa! Adem’i hayal edebiliyor musun: “Ya yemişim tanrısını, ben bu elmayı yerim tatlım” diyerek tam Havva’nın gözünde asi bir eleman portresi çizecekken, bir bakıyor elmaya erişim Türk mahkemeleri tarafından engellenmiş. Elmanın orada olduğunu biliyor ama insanı insan yapan dürtüyü ve dolayısıyla insanı hayata geçiremiyor. "Sokmuşum cennet vatana..." demez mi içinden?
Ciddiyet bir yana, Türkiye gün geçtikçe karanlığa gömülüyor.
Hani Eflatun’un idea dünyası var ya. Arkadan bir ışık geliyor ve sen mağaranın içine doğru bakıyorsun. Mağara duvarına düşen gölgelerden anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Senin için “gerçeklik” bu gölgeler.
Türkiye öyle bir yolda koşuyor ki gölgeyi bile yakalamak mümkün değil, arkadan gelen ışık o derece pis parlak. İngilizce’de şöyle bir laf vardır: “Tünelin sonunda gördüğün ışık, sana doğru son sürat gelen trenin farı olabilir.” Işığa sırtımız dönükken önümüzdeki gölgeler son sürat büyüdüğüne göre durum böyle galiba. Her an ezilebilirmişiz gibi geliyor. Arkama bakmaya korkuyorum çünkü ayağımın bastığı toprak titremeye başladı.
Bu son dönemde, eline ampulü alan ışığı veriyor Türkiye’ye. Mahkemeler kafalarına göre erişim engelleri koyarken adeta Ergenekon dalgalarıyla yarışıyor. 301. madde hikaye kaldı artık. Düşünce ve ifade özgürlüğü entel ve aydınlar için bir problemdi eskiden. Bu tip bir suçtan hüküm giymek resmen ayrıcalıktı. 301 kalkınca artık nitelikli sayısı hiç değişmeyen “70 milyon” insan toptan hükümlü.
Eskiden politikacılar, medya, din, laiklik: bunlar satılıktı. Parayı basan düdüğünü öttürüyordu. Ama artık doğru veya en azından alternatif bilgiye ulaşmak da satılık. Çünkü hak ve hukuk da satılığa çıktı. Düşünce ve özgürlükler satılmış. Kim, ne zaman, kime satmış, kim bu özgürlükleri hemen kriz öncesinde stoklamış, bunu bile takip edemiyorsun. Ben özgürlüğümü kimden satın alacağımı da bilemiyorum. Her şey koca bir sürpriz.
Ve bana öyle geliyor ki Türkiye’de aslında bırak 70 milyonu, 70 kişi bile yok. Ben varım, bir de benim tanıdığım insanlar ve onların tanıdığı insanlar var. Üçüncü dereceden sonrasının varlığına inanmıyorum çünkü onların varlığını bana kanıtlayacak, kanıtlasa bile benim geçerliliğine inandığım hiçbir kaynak kalmadı veya kalmamasına çok az kaldı.
Canım sıkılıyor. Bunu sadece sen ve senin bunu anlattığın insanlar biliyor. Ondan sonra tekrar başa dönüyoruz. Nazım Hikmet’in düşüncelerini rahatça ifade edebilmek ve düşünceleri yüzünden gözetlenmeme hasretinden yola çıkarak yazdığı söylenen şiir, ilkokul günlerimde bana Cem Karaca’nın kadife sesinden duyduğum tatlı bir kafiyeden öteye gidememişken, bugün zihnimde mutlak ve acı anlamını buluyor. Ama görülen o ki yirmi yılda Türkiye’de bireyin kendini ifade gücünde değişen pek bir şey olmamış.
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında
Nazım Hikmet
Not: Dilsürçmesi.com da bir blogspot sayfası olup, şu an Türkiye’den okunabilmesini sağlayan tek şey, sayfanın domain isminin blogspot olmamasıdır. Ancak bu yazıyı buraya koyabilmek için, yani yasaları çiğneyebilmek için, http://www.arpdns.com/ sayfası üzerinden blogger girişini yapabiliyorum. Elmanın tadına bir kere bakmış olan ademoğlu, elbet bir yolunu buluyor.
Devamını okuyun!
yazar
bercutio
vakit
15:06
1 yorum
etiket Köşe Yazısı
Pazar, Eylül 21
çok çok kısa masal
Aşk nedir ? dedi
Aşk uyku halidir
Tıpkı ,çocukken uyumamız için , bize anlatılan masallar gibi
Uyanmasın diye yar
Hayatımızdan kırpıp anlattığımız masallardır aşk
Ya masalcının masalı tükenirse ? dedi
İşte o zaman uyanıp gider sevgili
Bu yüzden ya yeni masallar yaratıp anlatırız yare
Ya da eski masalları sunarız yeni gelene
Ta ki gidene kadar …
Devamını okuyun!
Salı, Eylül 16
NİHAYET
NİHAYET
Cam kırıkları
Paslı çiviler
Ve dikenli yollar
Arasında yürümek gibidir
Aşk
Her adımda canının yanacağını bile bile
Devam edersin yola
Çünkü en çok,
canın yanarken
Anlam kazanır yaşam
Büyünün mor sarmaşıkları eteğinde
Ve bozulacağını bile bile
Gökyüzünün sevdalı halılarına binip
Aşkın oligarşik cumhuruyetine doğru
Çıkarsın yola
Bir sabah korktuğun başına gelir
Büyü bozulur…
Devamını okuyun!
Çarşamba, Ağustos 27
Şiirimsi Eylül
Çok zor bir konu ama yazılmaz değil belki de.
Bana hep kaçınılmaz kaderleriymiş gibi geliyor
Annelerinin helal etmedikleri sütlerini heybelerine alarak
Anadolu’dan gelen
Ve mutlu yarınlar isteyen
İyi niyetli çocukların kaçınılmaz sonu sanki
Tıpkı Parisli yoldaşları gibi
Çakıl taşlarının altında kumsalı aradılar
Öküz altında buzağı arayanlara inat
Ve Örgütlediler Baharı
Eylül’ün kaçınılmaz zemherine çeyrek kala
Büyük bir aşk ve inatla
Başlarken yarınlarda yarınlarda mutlu olmak vardı ,
Şimdi ise kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı?
Ufkumuzda batan güneş bir sabah doğacak mı?
Devamını okuyun!
Salı, Temmuz 8
Pazar, Mayıs 11
Büyü
İkinci,
BÜYÜ
Söylenen o dur ki; çok ama çok eski zamanlarda, insanoğlunun bu evrende yalnızlığına terk edilmeden önceki çağlarda, büyü cennet ve cehennem denen kapıların ardında kilitliymiş...
İnsanoğlunun ilk ne zaman aklına düşmüştü acaba doğanın tüm gücüne hükmetmek, onu sahiplenmek ve yeniden yaratmak. İlk başta çocukça bir sahiplenme duygusu zamanla vahşileşmeye başlamış tüm benlikleri kaplamış mıydı?
“Tanrı herkesin kaderini çizmişse neden cennetle cehennemin kapılarını açmıştı? Doğup kaderimi yaşayacaksam sadece aciz bir yaratık olmaz mıyım?” Artık yorulmuştu, kaçıncı kez tekrarlıyordu aynı sözleri unutmuştu, sırasını da karıştırmıştı, taşları elinden bıraktı ve doğruldu, hava alması gerekiyordu bunalmıştı. Lima sokakları çoktan boşalmıştı bu saatte.
Yıllarca “büyü”nün peşinden koşup durmuşlardı, biliyordu bulacaklardı da, kapılar açıldığından beri, birileri bir şekilde bulmuşlardı onu, onlar da bulacaktı eminlerdi buna.
Aylar geçmişti onun öldüğünü öğreneli. Neden kapanmıştı o eve? Ne yapmıştı onca sene o dört duvar arasında? Neden yıllarca hiç kimseyi, onu bile aramamıştı? Bu sorulardan kurtulmalıydı artık. Cevapları öğrenmek için çok geçti, bunu uzun yıllar önce yapmalıydı, belki de bu pişmanlık onu yoruyordu, çok çabuk bunalıyor hemen pes ediyordu. Neden mezarına gitmek yerine, büyü’nün peşine düştükleri ilk yere gelmişti tekrar? Lima, kralların şehri.
Buraya ilk geldikleri günkü heyecanı hala hatırlıyordu. Cusko yolunda, sondan bir önceki durak Lima. İnka’nın kalbine girmeden önce hazırlanacakları, dinlenecekleri son yer. Biliyorlardı orda bulacaklardı kimsenin göremediği bulamadığı dokunamadığını. Kaç yıl olmuştu ki? Neden ilk buraya gelmişlerdi işte bunu tam olarak hatırlayamıyordu. Tahmin ettiği gibi Rosa Cafe kapalıydı, neyse ki okyanusun soğukluğu, esintisi iyi gelmişti. Artık uyumalıydı…
- Günaydın İnti. Nasılsın bugün?
- Günaydın, teşekkürler siz nasılsınız? Dün akşam rahat uyuyamadınız galiba?
- Yok yok sadece başım ağrıdı, biraz hava almaya çıktım. Coya nerede?
- Size akşam tacacho hazırlamak için pazara indi, şimdi gelir.
- Bak buna sevindim, sanırım ayrılmadan önce son kez tacacho yemek hoşuma gider.
Bir hayalin peşinde bunca sene koştuktan sonra istediğini elde edemeden tekrar geri dönmek, zaten işe altının güneşten gelen bir şekerleme olduğunu sanan bir medeniyetten başlamak ilk hataydı galiba! Yine de on sekiz yaşında Andların insanın nefesini kesen güzelliğini, Cusko’nun dünyanın hiçbir yerinde bir daha göremediği o eşsiz mimarisini tekrar yaşamak, o taşlara tekrar dokunmak ona yeniden umut vermişti.
Son yazdıkları ne zaman yayınlanacaktı acaba? Yıllarca ona daha yakın olmak için ilk o alırdı kitaplarını, ilk o okurdu ve her satırın nasıl yazıldığını yanındaymış gibi hisseder, o tatmin duygusuyla yola devam ederdi. Artık yayınlanmalıydı aylar geçmişti ölümünden bu yana. Bitirememiş miydi, yarım bırakmış olamazdı, o hiç bir şeyi yarım bırakmazdı, en azından yolculukları dışında hiçbir şeyi yarım bırakmamıştı!
- Günaydın bayan.
- Günaydın kraliçe Coya, erkencisin bugün?
- Size akşam çok güzel bir ziyafet hazırlayacağım.
- Teşekkür ederim gizemli Coya, İnti söyledi.
- Bana da ayrılacağınızı söyledi.
Coya, ilk tanıştığımız gün ondan daha iyisini bulamayacağımızı bilseydik tüm bu dertlere katlanmazdık herhalde. Onu ilk Rimac’ın kenarında taş toplarken görmüştük. O taşları ne yapacaksınız diye sorduğumuzda, onların büyülü olduğunu ne yapmak istersek onlarla yapabileceğimizi söylemişti. O ilk tepkisi hala kulaklarımda; “Bu kadar çabuk mu!” Evet bu kadar çabuk bulmuştuk. Kızılderili güzeli Coya, İnka’nın kraliçesi Coya, eski dost, büyücü Coya!
- Evet Coya, artık gitmeliyim. Sanırım onunla yüzleşmeye hazırım.
- Haklısın. Çok geç bile kaldın ama biliyorsun ki bunun tek yolu oraya gitmek değil.
- Biliyorum Coya biliyorum.
- Sence Cennette mi?
- Bilmiyorum Coya bilmiyorum!
- Bizlerin gidemiyeceği tek yer orası olsa gerek?
- Sanırım bunda haklısın. Ya sen, sen hiç Manco’yu özlemiyor musun?
- Manco, ölümü kendisi seçti ben değil!
- O yalnızlığı seçti.
Doğanın organik tüm gücünü kontrol edebilen, insanlığın iradesini elinden alabilen, istediği her şeyi avucunu içine aldığı taşların gücüyle gerçekleştirebilen, inancı yok edip tüm gücü eline alıp istediği gibi kullanabilen iki büyücü, kaybedeceklerini hiçbir zaman düşünmedikleri en değerli varlıklarını kaybetmişlerdi artık.
- İnti, bize iki tane pisco getir.
Üç,
SEFER
Gürültü gitgide azalıyordu. Fırtına dinmeye başlamıştı. Teknenin kasnakları artık rahatlamış, bütün gece dalgalardan yediği tokatlardan sersemlemiş, okyanusun akıntısına kendini bırakmıştı.
Devamını okuyun!
yazar
scotty
vakit
01:08
1 yorum
etiket Kısa Hikaye
Cuma, Mayıs 2
Sebepsiz Yere
Yasaklandı bana aşk,
Kalpler kırık; tuz ve buz olmuş içimizde!
Yapıştırmak, komik...
Ve tiyatro, sonsuza dek...
İşte hepsi bu...
Devamını okuyun!
Çarşamba, Nisan 30
Devrik Cümleler
Otel odalarını sevmem, kendimi çokca sevmemden mi, yalnızlığı sevmemden mi yoksa insanlardan korkmamdan mı kaynaklanıyor? Bilemiyorum... Belki kırık tarafından uzaklaşmak istiyorum hayatın.
Ben bilemiyorum. Fakat bilemediğim bir çok şey gibi sevmeye devam ediyorum.
You lay sleeping on the unmade bed
The weatherman on the television in the St. James hotel said
That the rains are gonna come
And I stepped out on the streets
All sparkling clean with the early morning dew
Yapılması gereken hiçbir şeyi sevmiyorum. Gitar için saatlerimi harcamalıyım, istiyorum. Ama yapmak zorunluluğu aklıma geldikçe kaçmak istiyorum.
Öyle geliyor ki derinlerde olan ve ses verdiği zaman huzura kavuşacağım o akoru hiç basamayacağım. Topu topu 24 perde ve 6 tel; bugünden başlarsam tonlarca harcanmış vaktin sonunda bulabilirim doğru sesi. Ama yine de içimdeki ses, o sesi o olasılıklarda hiç bulamayacağım diyor. Onun için vazgeçiyorum.
Dolaşılması gereken çok şehir var, ve her şehirde binlerce sokak; bakılması gereken onbinlerce göz. Görerek, bilerek, anlayarak... Anlayabilmek için bakarak... Ne var ki benim gözlerim doğarken bozuktu. Bu yaşıma kadar gördüğüm hiçbir obje benim bildiğim gibi olmadı ki; o zaman gördüğüm her şey bir yanılsama olmasın?
Well, I kept thinking about what the weatherman said
And if the voices of the living can be heard by the dead
Well, the day is gonna come when we find out
And in some kind of way I take a little comfort from that
Now and then
'Cause people often talk about being scared of change
But for me I'm more afraid of things staying the same
'Cause the game is never won
By standing in any one place
For too long
Kahvemin bitmesini hiç istemiyorum. Sigaramın da... Her fincanı doldurduğumda kahvem biraz daha bensizlik kokuyor. Her nefesinde sigaramla benden bir hayat gidiyor.
Başkalaşmak istiyor muyum? Derinlerde bir yerlerde evet. Pekiyi ama neye dönüşeceğim? Sabah uyandığımda koskoca bir böcek olabilecek miyim? Başka bir otel odasında başka bir klavyeye beni duyacak insanlara hangi satırları yazacağım? Satır yazmak?
Başka bir dilde olsun ama. Kelimelerin alışık olduğum seslerle kulağımda yankılanmasını istemiyorum çünkü. Kulağıma hiç çalınmamış başka bir dilde... Cümleler kelimelerle kurulmasın.
Maybe it was you or maybe it was me?
But there was a chord in you that I could not find to strike
You lying there with all the light in your hair
Like a Jesus of the moon
A Jesus of the planets and the stars
Ben modern bir insan mıyım?
Hangi isteklerim modernitenin dayattıkları acaba? Kaçışlarım? Sıradan...
Bir göl kıyısı, hayır bir şelale kenarı... Bir köpek var sandalyemin kenarında. Ben köpekleri sevmem. Hayvanları sevmem için rasyonel bir sebep yok. Ben tüm insanları da sevmem; sadece bazılarını. Hepsini değil ama. Gitar olsun istemiyorum. Hepsi üstüste yığılmış tavana kadar uzanan kitap yığını istiyorum. Yemek kitapları olsun, gezi kitapları olsun, bazıları boyama kitabı... Hiç tatmayacağım yemeklerin tariflerini öğrenmek istiyorum; hiç gitmeyeceğim yerlerin yol haritalarını. Hiç bilmediğim ülkelerin yüzölçümlerini hafızama kaydetmek istiyorum. İşime yarasınlar istemiyorum, kendi irademle öğreneyim yeter! Yıllardır bildiğim her şeyin kendi iradem dışında beynime sokulmalarına inat!
I see the many girls walking down the empty streets
Maybe once or twice one of them smiles at me
You can't blame anyone for saying hello
I say hey
I say hello… I say hello…
Kendimi hiç bilemeyeceğimi kanıksadım artık! Kimseyi de bilemeyeceğim.
Onun için 'merhaba' demek istemiyorum. Merhaba demek çok zor çünkü. Korkunç bir yöneliş var birine merhaba derken. Kendinden kopuş var. Başka birinin hayatında doğmak var. O sancıyı fiziksel doğumumdan sonra kimseye tattırmak istemiyorum bir daha.
Otel odasında kendi başıma doğabilmeliyim. Acısını kendimin çektiği.
Will it be me or will it be you?
One must stay and one must depart
You lying there in the St. James hotel bed
Like a Jesus of the moon
A Jesus of the planets and the stars
I say hello... hello... hello...
İşlerim var yapılacak. Benim bütün cümlelerim devrik kurulmaya muhtaçtır.
Devamını okuyun!
Aşk üzerine bir ortak yapım
(msn sohbetleri-1)
DUENDE:
ben neyi fark ettim biliyor musun?
Zosima
evet?
Duende:
pazar kanal d de romantik komedi diye adlandırılan amma ve lakin benim için korku filmlerinden daha ürkünç bir film seyrettim
Duende:
esas oğlan zengin , çapkın , uslanmaz bir serseri
Duende:
esas kızımız tam bir esas kız , taş gibi vücut ,diri ve dolgun göğüsler
zosima
: )
Duende:
kusursuz bir cilt ve iyi bir kariyer
Duende:
ve ikisi de birbirlerinden hoşlaşıyorlar
Duende:
sonra aşklarını sınayan bir sınav akabinde gelen bir ayrılık
Duende:
veeee o da ne
zosima
nee??
Duende:
esas oğlan kuyruğunu kıstırmış, hem dize hem de kıza gelmiş tüm romantik komedilerde olduğu gibi
Duende:
serseri aşık , esas kızın çabaları ile dize gelen bir aile babası oluyor
Duende:
ve bu tür filmler biz kadınlar için yapılıyor
zosima
öğretici filmler
Duende:
sanırım biz kadınların bilinç altlarında bu var
Duende:
yani birini dize getirme çabası
Duende:
sanırım bir nevi annelik içgüdüsü
Duende:
yani yaramaz çocuğu iyi bir evlat haline getirme
zosima
: )
Duende:
ki bunun stajını da çocuğumuzun babası olarak gördüğümüz damızlık sevgililerimiz de gerçekleştiriyoruz
Duende:
kadın ve erkek ilişkilerinin selameti için romantik komedilerin film sektöründen tasfiyesini talep ediyorum
zosima
kabul edilmiştir.
zosima
ama sanki böyle daha selametli gibi
hamletin tradi bir bu iki
tam bir klsik
aşk kişinin erkek olduğunu (veya kadın) hissettirir
Duende:
yani cinsiyet ve kabul görme üzerinden dönüyor aşk
zosima
evet. aslında öyle.
zosima
hayatını bir noktaya bağlıyorsun bir iple..
Duende:
Yani odaklanmak gibi.yoğunlaşıyor hayatın, daralıyor, küçülüyor, dolayısıyla konsantre bir hayat
zosima
evt. aşk tehlikeli tabi. öyle oyuncak değil..
zosima
bi de sanat.
zosima
önemsemek, ilgilenmek filan da lazım
zosima
çarçur edilmemeli.
Duende:
dikkat ettin mi? Romantik komediler hep mutlu sonla yani evlilikle bitiyor kısacası aşkı çarçur etmelerine izin vermeden mutlu son.Evilik sonrasında neler oldu ve hala mutlu son devam ediyor mu bilmiyoruz.Ki burdan da şu sonuç çıkıyor : hayatımızın dışında kalana aşık oluyoruz
orda bir sorumluluk yok çünkü.
Sadece bizim imgelerimizle şekilleniyor ''O''
Zosima
evet buna tamamen katılıyorum. Dışarıda olmalı
çıkış kapımız çünkü o
Duende:
zamanla hayatımızın içine girince bizden bir parça sayıyoruz onu , sorumluluk alıyoruz , beklentilerimiz oluyor
zosima
insanlaşıyor
Duende:
evet insanlaşıyor ve insanlaşması ile ilişkide Patolojik sorunlar baş gösteriyor
zosima:
sağlam bi akıl yürütme.
Duende:
Ama kaçınılmaz son bu.
zosima
karmaşık olan tarafı ne peki?
Duende:
Karmaşık olan bu tespitler değil bu tespitleri yapana kadar yani ayrılık acısını atlatana kadar geçirdiğimiz travmatik ve trajik dönem.Ki bir de ilişkinin yaşanmama durumu yani ötekinin bizi beğenmemesi istememesi var. -
işte o zaman da beni tanımadığı için sevmiyor diyoruz çünkü sevilesi ve ilginç yaratıklar olduğumuzu düşünüyoruz
zosima
evet. Başka türlü de olmuyor ki. Hayat o kadar acımasız olduğundan belki
Yani o kadar kötü bir dünya var ki kişi kendini temiz ve iyi varsayıyor
Duende:
Ki hayatla kıyaslarsan öyle.
peki hayat kirli ise kişi kendini nasıl temiz hissedebilir ki?
zosima
tam da bu yüzden temiz hisseder...
günde binlerce kişi açlıktan ve savaştan ölürken sen hiçbi kötülük yapmıyosun
Duende:
Yani dünyadaki kötülklerle kıyaslarsan sen melek oluyorsun ve dolayısıyla ilgiyi ve sevgiyi hak ediyorsun
zosima
kişi kendini bu yüzden doğru tanımlayamıyor
Duende:
elbette suçsuz değil kimse ama o kadar büyük suçların işlendiği bir yeryüzünde bizim işlediğimiz suçlar, yaptığımız kötülükler ufacık görünüyor
zosima
dolayısıyla herkes masum..
Duende:
o zaman o kadar büyük suçları işleyenler de masum
Duende:
çünkü biz onların hikayelerini bilmiyoruz ve hikayelerini bildiğimiz andan itibaren empati kuruyoruz ve masumlaştırıyoruz
Duende:
Mesela bir dizi de herkes esas kadın ve erkeğin aşkını gıpta ile izliyor
Duende:
aslında kadın adamla para karılığı yatıyor dizinin başında ve adam da kadın ondan yardım istediğinde yatmayı teklif ediyor
Duende:
sonra adam ve kadının hikayesini öğreniyoruz ve ahlaksız olarak nitelemeyip masumlaştırıyoruz.Kısacası kendimizi iyi hissetmek için başkasına da iyi diyoruz
Devamını okuyun!
yazar
duende
vakit
00:59
0
yorum
etiket Kısa Hikaye
Pazartesi, Nisan 28
Mavi Uçaklı Havalimanı
Enflasyon. İşsizlik. Taksim Meydanı ve 1 Mayıs İşçi Bayramı. Su, hububat, ve şimdi bakliyat sıkıntısı. Kapatma davası. Sınır ötesi, berisi, kenarı operasyon. Maden arama çalışmaları. Orman alanlarının satışı. Denizlere yapılan dolgular. Nükleer. Dağdaki çoban. Pusu. Vadi. Şehit cenazesi. Canlı bomba. Hakan Şükür. Fethullah Gülen. Sawyer. Mavi kutu, kırmızı kutu. Döviz, faiz. Başörtüsü sorunu veya serbestisi. Mahalle baskısı. Tecavüze uğrayan barış gelini. Tepkisel muhafazakarlık. Gebzeli kadın. BaBa ZuLa konserinde sahnede oynayan dansöz. Üç çocuk beklentisi. Skandal.
Bunlar, bu aralar, veya bir kısmı her zaman, bu ülkede, bazı insanların akıllarından geçirdikleri, arkadaşlarıyla paylaştıkları, röportajlarda geçen, tartışma programlarını ve haber bültenlerini süsleyen sözler, kelimeler, kavramlar.
Bir kısmı benim de aklımdan geçiyor. Kimi diğerine göre daha fazla zihnimi meşgul ediyor. Kimi hakkında bir düşünce veya tavır oluşturabiliyorum. Ama genellikle kolay olmuyor.
Bu kavramlar kafamda neredeyse her zaman en az bir imgeyle beraber canlanıyorlar. Ve bunlar genellikle çok hoş olmayan durumların kareleri oluyor. Üst üste oynatıp film yapmaya çalıştıkça ve sonrasını görmeye uğraştıkça devamını getirmeye zorlandığım kareler bunlar.
Ama yukarıdakilerin hiçbiri kafamı mavi uçaklı havalimanı tabelası kadar meşgul etmiyor. Edemiyor.
Bu tabela yeni bir tabela. Ben yeni gördüğüm için değil, oraya yeni konduğu için. Konulduğu yer tam olarak Dışişleri Bakanlığı ile Sayıştay’ın arası. Hemen karşısında Dış Ticaret Müsteşarlığı ve onun da on adım ilerisinde Kültür ve Turizm Bakanlığı var.
Bunu buraya koyan Ankara Büyükşehir Belediyesi, yani “Avrupa’nın Başkenti” sloganıyla kendi halkını dolduruşa getiren İ. Melih Gökçek’in başkanı olduğu mahalli yönetim. Bu bir yerin başkenti olma sendromunu başka halklar da yaşıyor mu acaba? Mesela Gaziantepli Gökçek’in memleketine de “Güneydoğu’nun Paris’i” deniyor. Güneydoğu derken kastedilen Anadolu yarımadasının güneydoğusu, daha ilerisi değil. Hem neden Antep’e bir sıfat gerekiyorsa Gazi yetmiyor da, bundan çok değil doksan yıl önce oraları işgal etmeye yeltenen kültürlerin başkentlerine benzetilmeye çalışılıyor bu şehir?
Bu tabela bana çok şey anlatmaya çalışıyor gibi geliyor ilk başta. Her şeyden önce, bu tabelanın altında yeterince beklersem, Esenboğa’ya gidebilecekmişim gibi geliyor. Sanki belediye, şehir merkezinden 35 km. ötede kurulan havaalanına, HAVAŞ soygununa maruz kalmadan, sadece bir belediye otobüsü biletiyle gideceksin der gibi koymuş bunu.
Ama buna pek inanasım gelmiyor ona baktıkça. Bu inançsızlığın sebebi, bu imgenin, bulunduğu yer itibariyle Türkiye’nin dışa açılan en önemli devlet kurumlarının göbeğinde bu kadar çağın gerisinde kalmış bir uçak imgesi olması ile alakalı değil. Sorun şu ki havaalanına gittiğimde böyle bir uçak görebileceğime inanamıyorum sadece. İnsanı anında yabancılaştıran bir etksi var bu saf, çift pırpırlı kuşun. Recep Tayyip Erdoğan acaba böyle bir uçakla mı gitti Katar’a? Bir zamanlar matbaayı şeytan icadı olarak gören zihniyetin uzantısı olan “Batı’nın ahlaksızlıkarını aldık ama en azından en eski modelini, çok ucuza aldık” düşüncesinin hayat bulmuş hali mi yoksa o bindikleri?
Derdim ukalalık yapmak veya haddimi aşmak değil; sakın yanlış anlaşılmasın. Ama kafanız almıyorsa böyle de anlaşılabilir. Keza bu durumu benim kafam almadı. Hissi davranmamak adına, bu ülkenin her Uğur Dündar izleyerek büyümüş evladı gibi, hatta bu eleştirinin en temel dayanak noktasının çürümesi pahasına, ben de araştırmamı yapıp öyle konuşmaya karar verdim. Beklenenin aksine, EGO Otobüs İşletmeleri Müdürlüğünden edindiğim bilgiler hiç de çarpıcı ve şaşırtıcı değildi. Gerçekten de 442 nolu sefer vardı ve gerçekten de Sayıştay’ın önünde yeterince beklersem, en fazla yirmi beş dakika, AŞTİ’den gelen mavi beyaz otobüslerden birisi 3 YTL karşılığında beni Kızılay ve Ulus güzergahı üzerinden havalimanına götürecekti. Sefer 2008 Mart ayının 15’inde hayata geçirilmişti.
Görülen o ki tabela doğru yerdeydi ve doğru anlamı taşıyordu. Peki ben neden rahatsızdım, neden bu tabelayı gördüğüm anda kafamda yeşeren sorulara cevap bulamamıştım hemen ve neden her şeyin göründüğü gibi olması yetmemişti bana?
Öncelikli olarak problem benim kafamdaki uçak imgesiyle ilgili. Ben derken de modern insana ve içinde yaşadığı çağa dair bir genelleme yapma hakkımı kullanıyorum izninizle. Ve kendime sorduğum soruyu size de yöneltiyorum: Bu güne kadar benim alışık olduğum, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından coğrafi bilgi levhalarında kullanılan evrensel uçak nereye uçmuştu? Öykündüğümüz Avrupa’ya, Amerika’ya bu uçaklarla gitmemiş miydi devlet erkanı, turistler, akademisyenler, dil okulu ayağıyla askerlikten kaçan pop star alaturkalar? Onu da geçtim. Memleketlerimize Van’a, Kayseri’ye, Trabzon’a veya tatillerimize Antalya’ya, Bodrum’a, Kıbrıs’a her geçen gün artan özel havayolu şirketleriyle daha daha, çok daha ucuza, havalara uçarak yine bu jet kılıklı uçaklarla gitmemiş miydik?
Özetle, en son ne zaman böyle bir uçak ile toplu taşıma yapıldığına şahit oldunuz? Bu vasıta en iyi ihtimalle, bir Indiana Jones filminden çıkmışa benziyor. Hani şu, Indy’nin bir yerden diğerine uçtuğunu göstermek için arkasında kesik kesik çizgiler bırakarak dünyayı arşınlayan uçak imgesinden bahsediyorum. O zaman neden bu antik uçak resmiyle yetinelim ki? Velev ki neden bir de hidrojen gazlı zeplin koymayalım yanına?
Anlamsız, çirkin ve mahkemeler tarafından imha kararı verildiği halde öylece yapıldıkları yerlerde durmaya devam eden yapılara, bile bile lades modunda çektiğimiz su sıkıntılarına alışmıştık. İstisnasız bütün bir şehri devasa bir labirente, sakinlerini de tırlatmış deney farelerine çeviren tek yön uyglamalarına alışmıştık. Tam on senedir her yaz, her sene Eskişehir yolu boyunca bir yol çalışması yapılmasına, açık renk asfaltın koyusuyla değiştirilmesine, yolun genişletilmesine, refüj tipinin değiştirilmesine, genişletilmesine, daraltılmasına, ağaçlandırılmasına ve hatta ağaçlandırılamamasına, refüj taşlarının renk ve boyut değiştirmesine alışmıştık. Yol boyu dikilen, yaya üst geçitlerinden çok kitsch ve arabeskin kıro bir sentezinin ötesine geçemeyen neon ışıklı mimari hilkat garibelerine alışamasak da, alışırmışız gibi yapmıştık (Ama mesela, Kuğulu Park sakinlerinin de yıllardır yaşadıkları yerden alınıp, soğuk ve susuz bir yeraltı banyosunun kirli fayanslarına hapsedilmeye çalışılmasına hiç alışamamıştık). Son beş senedir yapılmakta olan metronun bir türlü bitememesine alışmıştık. Çağlayan kavşağına yapılan ışıksız geçidin bir senedir bitirilememesine alışmıştık. Elli saniyede geçilecek yollarda yirmi beş dakika harcamaya alışmıştık. Her seferinde “Bu sıkıntıları çekiyoruz ama en azından bundan sonra buralardan çok daha rahat geçeceğiz” dedik durduk, ne uğruna neden ödün verdiğimizi unutarak.
Yiğidin yoğurdunu yedik ancak hakkını yememeliyiz. Bu tabela kuru işlerin yanında yaşın yanmaması gerektiğinin anlatan bir anıt niteliğinde. İşte bu yüzden de bu tabela kayda değer bir manevra sanırım. Bekleme yok, eziyet yok. Plansız programsız, keyfince yapılan hizmet görünümlü işkence yok. Çığırtkanlık yok; popülist, taraftara oynayan politikalar yok. Bitmemiş işleri bitmiş gibi sunan, hizmeti lütuf gibi hissettiren “hayırlı olsun” afişleri, pankartları, ışıklandırılmış yol levhaları yok. Belediye sarayından direk halka arz: Mavi Uçaklı Havaalanı. Bir çeşit zihinsel zaman makinesi. Teşekkürler Türkiye’nin en romantik hissiyatlı amblemlerinin belediye başkanı. Kıymetini bilememişiz.
Devamını okuyun!
yazar
bercutio
vakit
21:10
0
yorum
etiket Köşe Yazısı
Salı, Nisan 15
Gitmek...
Gittin…
Sen giderken baktım arkandan ve sustum sadece…
Konuşup söylemem gereken şeyleri söyleyemedim, harfler karıştı beynimde. Ne cümle kurabiliyor ne de kelimeleri bulabiliyordu aklım!
Sen giderken sustum ben. Giden geminin ardından bakakaldım öylece. Ellerim titredi, bir damla kan aktı gözümden. Elime baktım; bir mendil vardı, senin mendilin. Gözümden akanları ona sildim. Yetmedi sanki bu bana, tekrar baktım mendile ve denize bıraktım onu sonra. Gözyaşlarımı bir tek o anlayabiliyordu çünkü. O sonsuz deniz, gözümden akanlara eş değer olabilirdi sadece.
Sen gitmeden önce, kocaman sarılmıştım aslında sana. İçimde hissetmiştim kalp atışlarını, ama yetmemişti galiba. Nefesin değerken yüzüme canım yanmıştı, ama yine söylememiştim bunu sana. Söylememeliydim çünkü! Söylesem gitmezdin, gidemezdin.
Gitmeliydin…
Beni bırakıp gitmeliydin sen. Benden uzakta da yaşayabilmeliydin. Yaşayacaksın da… Önce dudaklarımı unutacaksın, sonra ellerimi, bana nasıl sarıldığını unutacaksın. Yavaş yavaş dokumu, kokumu silecek yüreğin. Sana nasıl baktığımı anımsamaz olacaksın. Sonra yorgun olacak siluetim beyninde, yok olacağım gözlerinde. İşte unuttuğunda gözlerimi, tüm anılar yalan olmuş bir şekilde dökülecek dilinden. Yardım bekleyen bir hata gibi olacağım içinde sadece. Anlamını yitirecek gizemim. Sırlarımı unutacaksın.
Bakacaksın…
Elinde tek bir fotoğraf karesi kalacak, ucu yanık. Bakacaksın ona eski bir eşyaya bakar gibi. Kim bilir belki küçük bir gülümseme yaratır yüzünde. Belki fırlatıp atarsın bir kenara, buruşturup çöpe attığın kağıtlar gibi. Kim bilir belki yakarsın onu, sokaktan aldığın çakmakla karanlıkta…
Sorular soracaksın sonra kendi kendine…
Nedenler arayacak ama bulamayacaksın. Hayatın bize "güzel" yüzünü göstermediğini işte o gün daha iyi anlayacaksın. Aslında hiç yaşanmamış olan bu mutluluk acı verecek sana içten içe, aklına geleceğim bir an, sadece o kadar. Ne yüzümü, ne gözlerimi, ne dudaklarımı, ne ellerimi, ne tırnaklarımı, ne saçlarımı, ne de yüreğimi özleyecek yüreğin. Bense, kırık kanatlarımla hala seni bekliyor olacağım yıllar sonra, yine bu rıhtımda.
Gittin…
Sen giderken baktım arkandan ve sustum sadece…
Cuma
03:07
