Enflasyon. İşsizlik. Taksim Meydanı ve 1 Mayıs İşçi Bayramı. Su, hububat, ve şimdi bakliyat sıkıntısı. Kapatma davası. Sınır ötesi, berisi, kenarı operasyon. Maden arama çalışmaları. Orman alanlarının satışı. Denizlere yapılan dolgular. Nükleer. Dağdaki çoban. Pusu. Vadi. Şehit cenazesi. Canlı bomba. Hakan Şükür. Fethullah Gülen. Sawyer. Mavi kutu, kırmızı kutu. Döviz, faiz. Başörtüsü sorunu veya serbestisi. Mahalle baskısı. Tecavüze uğrayan barış gelini. Tepkisel muhafazakarlık. Gebzeli kadın. BaBa ZuLa konserinde sahnede oynayan dansöz. Üç çocuk beklentisi. Skandal.
Bunlar, bu aralar, veya bir kısmı her zaman, bu ülkede, bazı insanların akıllarından geçirdikleri, arkadaşlarıyla paylaştıkları, röportajlarda geçen, tartışma programlarını ve haber bültenlerini süsleyen sözler, kelimeler, kavramlar.
Bir kısmı benim de aklımdan geçiyor. Kimi diğerine göre daha fazla zihnimi meşgul ediyor. Kimi hakkında bir düşünce veya tavır oluşturabiliyorum. Ama genellikle kolay olmuyor.
Bu kavramlar kafamda neredeyse her zaman en az bir imgeyle beraber canlanıyorlar. Ve bunlar genellikle çok hoş olmayan durumların kareleri oluyor. Üst üste oynatıp film yapmaya çalıştıkça ve sonrasını görmeye uğraştıkça devamını getirmeye zorlandığım kareler bunlar.
Ama yukarıdakilerin hiçbiri kafamı mavi uçaklı havalimanı tabelası kadar meşgul etmiyor. Edemiyor.
Bu tabela yeni bir tabela. Ben yeni gördüğüm için değil, oraya yeni konduğu için. Konulduğu yer tam olarak Dışişleri Bakanlığı ile Sayıştay’ın arası. Hemen karşısında Dış Ticaret Müsteşarlığı ve onun da on adım ilerisinde Kültür ve Turizm Bakanlığı var.
Bunu buraya koyan Ankara Büyükşehir Belediyesi, yani “Avrupa’nın Başkenti” sloganıyla kendi halkını dolduruşa getiren İ. Melih Gökçek’in başkanı olduğu mahalli yönetim. Bu bir yerin başkenti olma sendromunu başka halklar da yaşıyor mu acaba? Mesela Gaziantepli Gökçek’in memleketine de “Güneydoğu’nun Paris’i” deniyor. Güneydoğu derken kastedilen Anadolu yarımadasının güneydoğusu, daha ilerisi değil. Hem neden Antep’e bir sıfat gerekiyorsa Gazi yetmiyor da, bundan çok değil doksan yıl önce oraları işgal etmeye yeltenen kültürlerin başkentlerine benzetilmeye çalışılıyor bu şehir?
Bu tabela bana çok şey anlatmaya çalışıyor gibi geliyor ilk başta. Her şeyden önce, bu tabelanın altında yeterince beklersem, Esenboğa’ya gidebilecekmişim gibi geliyor. Sanki belediye, şehir merkezinden 35 km. ötede kurulan havaalanına, HAVAŞ soygununa maruz kalmadan, sadece bir belediye otobüsü biletiyle gideceksin der gibi koymuş bunu.
Ama buna pek inanasım gelmiyor ona baktıkça. Bu inançsızlığın sebebi, bu imgenin, bulunduğu yer itibariyle Türkiye’nin dışa açılan en önemli devlet kurumlarının göbeğinde bu kadar çağın gerisinde kalmış bir uçak imgesi olması ile alakalı değil. Sorun şu ki havaalanına gittiğimde böyle bir uçak görebileceğime inanamıyorum sadece. İnsanı anında yabancılaştıran bir etksi var bu saf, çift pırpırlı kuşun. Recep Tayyip Erdoğan acaba böyle bir uçakla mı gitti Katar’a? Bir zamanlar matbaayı şeytan icadı olarak gören zihniyetin uzantısı olan “Batı’nın ahlaksızlıkarını aldık ama en azından en eski modelini, çok ucuza aldık” düşüncesinin hayat bulmuş hali mi yoksa o bindikleri?
Derdim ukalalık yapmak veya haddimi aşmak değil; sakın yanlış anlaşılmasın. Ama kafanız almıyorsa böyle de anlaşılabilir. Keza bu durumu benim kafam almadı. Hissi davranmamak adına, bu ülkenin her Uğur Dündar izleyerek büyümüş evladı gibi, hatta bu eleştirinin en temel dayanak noktasının çürümesi pahasına, ben de araştırmamı yapıp öyle konuşmaya karar verdim. Beklenenin aksine, EGO Otobüs İşletmeleri Müdürlüğünden edindiğim bilgiler hiç de çarpıcı ve şaşırtıcı değildi. Gerçekten de 442 nolu sefer vardı ve gerçekten de Sayıştay’ın önünde yeterince beklersem, en fazla yirmi beş dakika, AŞTİ’den gelen mavi beyaz otobüslerden birisi 3 YTL karşılığında beni Kızılay ve Ulus güzergahı üzerinden havalimanına götürecekti. Sefer 2008 Mart ayının 15’inde hayata geçirilmişti.
Görülen o ki tabela doğru yerdeydi ve doğru anlamı taşıyordu. Peki ben neden rahatsızdım, neden bu tabelayı gördüğüm anda kafamda yeşeren sorulara cevap bulamamıştım hemen ve neden her şeyin göründüğü gibi olması yetmemişti bana?
Öncelikli olarak problem benim kafamdaki uçak imgesiyle ilgili. Ben derken de modern insana ve içinde yaşadığı çağa dair bir genelleme yapma hakkımı kullanıyorum izninizle. Ve kendime sorduğum soruyu size de yöneltiyorum: Bu güne kadar benim alışık olduğum, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından coğrafi bilgi levhalarında kullanılan evrensel uçak nereye uçmuştu? Öykündüğümüz Avrupa’ya, Amerika’ya bu uçaklarla gitmemiş miydi devlet erkanı, turistler, akademisyenler, dil okulu ayağıyla askerlikten kaçan pop star alaturkalar? Onu da geçtim. Memleketlerimize Van’a, Kayseri’ye, Trabzon’a veya tatillerimize Antalya’ya, Bodrum’a, Kıbrıs’a her geçen gün artan özel havayolu şirketleriyle daha daha, çok daha ucuza, havalara uçarak yine bu jet kılıklı uçaklarla gitmemiş miydik?
Özetle, en son ne zaman böyle bir uçak ile toplu taşıma yapıldığına şahit oldunuz? Bu vasıta en iyi ihtimalle, bir Indiana Jones filminden çıkmışa benziyor. Hani şu, Indy’nin bir yerden diğerine uçtuğunu göstermek için arkasında kesik kesik çizgiler bırakarak dünyayı arşınlayan uçak imgesinden bahsediyorum. O zaman neden bu antik uçak resmiyle yetinelim ki? Velev ki neden bir de hidrojen gazlı zeplin koymayalım yanına?
Anlamsız, çirkin ve mahkemeler tarafından imha kararı verildiği halde öylece yapıldıkları yerlerde durmaya devam eden yapılara, bile bile lades modunda çektiğimiz su sıkıntılarına alışmıştık. İstisnasız bütün bir şehri devasa bir labirente, sakinlerini de tırlatmış deney farelerine çeviren tek yön uyglamalarına alışmıştık. Tam on senedir her yaz, her sene Eskişehir yolu boyunca bir yol çalışması yapılmasına, açık renk asfaltın koyusuyla değiştirilmesine, yolun genişletilmesine, refüj tipinin değiştirilmesine, genişletilmesine, daraltılmasına, ağaçlandırılmasına ve hatta ağaçlandırılamamasına, refüj taşlarının renk ve boyut değiştirmesine alışmıştık. Yol boyu dikilen, yaya üst geçitlerinden çok kitsch ve arabeskin kıro bir sentezinin ötesine geçemeyen neon ışıklı mimari hilkat garibelerine alışamasak da, alışırmışız gibi yapmıştık (Ama mesela, Kuğulu Park sakinlerinin de yıllardır yaşadıkları yerden alınıp, soğuk ve susuz bir yeraltı banyosunun kirli fayanslarına hapsedilmeye çalışılmasına hiç alışamamıştık). Son beş senedir yapılmakta olan metronun bir türlü bitememesine alışmıştık. Çağlayan kavşağına yapılan ışıksız geçidin bir senedir bitirilememesine alışmıştık. Elli saniyede geçilecek yollarda yirmi beş dakika harcamaya alışmıştık. Her seferinde “Bu sıkıntıları çekiyoruz ama en azından bundan sonra buralardan çok daha rahat geçeceğiz” dedik durduk, ne uğruna neden ödün verdiğimizi unutarak.
Yiğidin yoğurdunu yedik ancak hakkını yememeliyiz. Bu tabela kuru işlerin yanında yaşın yanmaması gerektiğinin anlatan bir anıt niteliğinde. İşte bu yüzden de bu tabela kayda değer bir manevra sanırım. Bekleme yok, eziyet yok. Plansız programsız, keyfince yapılan hizmet görünümlü işkence yok. Çığırtkanlık yok; popülist, taraftara oynayan politikalar yok. Bitmemiş işleri bitmiş gibi sunan, hizmeti lütuf gibi hissettiren “hayırlı olsun” afişleri, pankartları, ışıklandırılmış yol levhaları yok. Belediye sarayından direk halka arz: Mavi Uçaklı Havaalanı. Bir çeşit zihinsel zaman makinesi. Teşekkürler Türkiye’nin en romantik hissiyatlı amblemlerinin belediye başkanı. Kıymetini bilememişiz.
Pazartesi, Nisan 28
Mavi Uçaklı Havalimanı
yazar
bercutio
vakit
21:10
etiket Köşe Yazısı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder