Hoc Est Corpus Meum... – Hz. İsa
Şappur şuppur ye beni... – İsmail YK
Bir karikatür gözümün önüne geliyor. Küçük bir erkek çocuğu sünnet kıyafetleri içinde artık “erkek” olduğunu dünyaya ilan ediyor. Karşısında onun yaşlarında duran kız çocuğu soruyor utangaç bir merakla: “Peki ben ne zaman ‘kadın’ olacağım?” Hınzır bakışlı veletten cevap gecikmiyor: “Hele ben bi şunları çıkartayım...”
Sünnet olmak. Sakalının çıkması. Sigara içmek. Rakı içmek. Milli olmak. Adam öldürmek. Bir düşünüyor insan, erkek olmak zor iş. Namusuna leke getirtmeyeceksin, kızın olsun karın olsun gerekirse sevdiğini sevdiğiyle vurup müebbet yatacaksın, yoksa erkek olamazsın. Gerekirse Genç Osman gibi seyrek sakalında durmayan metal tarağı alt dudağına geçirip asker olacaksın, yoksa erkek olamazsın. Ormanlar kralı aslandan hayatları pahasına sağdıkları sütü sana ulaştıran safarici afrika halkına saygıdan değil, fasıl sofrasında gazoz içersen sana kıçları ile gülecek can dostlarından sakınmak için rakı bardağının dibini beş kere görmeden kalkmayacaksın masadan, yoksa erkek olamazsın. Hayat verebilecek kadar kudretli, zehir içebilecek kadar cesur olduğunu kanıtlayacaksın, milli olacaksın ve sigara içeceksin, yoksa erkek olamazsın. Ama bunların hepsinden önce, dünyanın kendi etrafında sağa mı yoksa sola mı döndüğünü bile anlayamadığın bir yaşta ucundan azıcık aldıracaksın ki erkek olasın. İşte bütün bu mitler arasında, ben sünnetin arkasındaki erkeklik gizemini merak ediyor, ve size bunun cevabına dair alternatif bir seçenek sunmak istiyorum.
Açın kulaklarınızı ve dinleyin şunu: “Sünnet düğünü”. Biraz garip bir ikili değil mi? “Sünnet” ve “düğün”; bu kelimeler neden yan yana? Sanırsın ki mantar ve kaşar, Tayyip ve Abdullah, sigara ve kahveden bahsediyoruz. Düğün dediğin eğlence, kutlama, tören anlamına gelmiyor mu? Kutlanan birşey vardı da bana mı kimse söylemedi dört yaşında avazım çıktığı kadar bağırırken, yoksa bu kelimeler benim düşündüğüm manalarda sözler değil mi? Ayrıca “sünnet” tam olarak nedir; belirgin olmayan, sünmüş netlik anlamına mı geliyor? Dayanamıyorum, bakıyorum çok bilmiş bıdık babylon sözlüğüme:
Sünnet: Peygamberimizin sözü, emri, fiili ve görüp de ses çıkarmayarak kabul ettiği şeyler.
Tamam, sen birşey söyle yapsınlar, emir ver uysunlar, sen yap onlar da yapsın, anlarım hepsini; ama ses çıkarmayarak kabul etmek nedir? İki bin yıldır böyle gelmiş böyle gider mi, adam bi hapşırsa elinde makası, hayatının sonuna kadar küçük abdestini huni yardımıyla yapacaksın, neden buna bir dur demezsin ey son peygamber, senin lafının üstüne laf diyecek yok. Peygamber demişken, sünnet olayının, oğlunun kafasını B tipi Amerikan korku filmlerinde olduğu gibi kıtır kıtır kesme yöntemiyle tanrısına bağlılığını kanıtlamaya niyetli İbrahim peygamberin (M.Ö. 2000-1500) icat ettiği bir ritüel olduğunu biliyor muydunuz? “Ucundan azıcık” dendiği zaman, basit bir cerrahi müdahele ile organdan üretim fazlası bir dokunun alınması yerine gözünüzün önüne hep kellesi ortadan uçan bir babaringo gelmiyor mu? İşte sebebi, bu iki imgenin üst üste binerek arketipimize yerleşmiş olmasıdır. Eleman Cebrail’le baş edemeyince, başından edecek başka bir şey bulmuş belli ki.
Aslında, çok az bilinen bir rivayete göre, kurban etme eylemini az kaldı İbrahim değil, karısı üstlenecekmiş. İbrahim her ne kadar tanrısına verdiği sözde durmaya kararlı olsa da, kan görünce içi bir hoş olup bayılmaya meyilli olduğundan, ilk kopan atardamar ile işi yarıda bırakmak zorunda kalacağı dünden belliymiş. O da karısına yalvarmış “Sen yapsana,” diye. O zamanlar İspanya’ya karşı toprak üstünlüğü elde etmek isteyen İbrahim’in Fransa kralının Cannes’daki görkemli şatosundan kız kaçırma usuluyle götürdüğü ve hemen ardından imam nikahı kıydırdığı eşi Josephine, ihtilal döneminde görmeye alışık olduğu giyotin sahnelerinden ötürü “Aslında ben yapardım...” diye konuya girdikten sonra, protestan örf ve adetleri ile büyüyen dini bütün bir bayan olarak, İbrahim ve tanrısının arasına girmek istemediği türünden bir palavra ortaya atıp bu tehlikeli durumdan kendini sıyırmayı bilmiş. İbrahim çaresiz, istemeye istemeye, bazı kaynaklara göre 27, bazılarına göre de 35 yaşında olan eşşek kadar oğlunun manalı bakışları eşliğinde, tanrısına dua etmeye başlamış içinden “Tanrım lütfen bayılmayayım, lütfen allahım ya, lütfen bayılmayayım,” diye. Ve tanrı tam o anda sadık kulunun yakarışına daha fazla dayanamamış, ve en hızlı uçan meleği Cebrail ile ona kurban bayramı geldiği zaman kesilmek üzere nur topu gibi bir koç göndermiş. Ele aleme rezil olmaktan son anda kurtulan İbrahim, gelin görün ki kurban bayramı vakti gelince işi iyice yüzsüzlüğe vurarak, koçu kesmeyi de Josephine’e yüklemeye kalkışmış, ve bu sefer başarmış.
Bütün ev işlerini yaptığı yetmiyormuş gibi İbrahim’in hala resmi nikah, ve ardından düğün yapmayarak nüfusuna geçirmediği Josephine’nin bu son istek üzerine tepesi fena atmış ve intikamı ise daha fena olmuş. Tanrının kendisine de İbrahim evde yokken vahiy gönderdiğini söyleyen femme fatale, tanrının kendine bağlılığını göstermek isteyen bütün erkeklerin penis uçlarının ucundan azıcık kesilmesini buyurduğuna saf peygamberi inandırmayı kolayca başarmış. Bu da yetmezmiş gibi, kızartılan koçun yanında yenmek üzere yaptığı pilava bu kesilen erkek etlerini tat versin diye atmış ve düğüne gelen herkese afiyetle yedirmiştir. O gün bugündür, onların iki oğlunun—İshak ve İsmail—soyundan olan herkes, yani Yahudiler ve Araplar (dolayısıyla müslümanlar), Josephine’in kadınlara armağan bıraktığı bu sünnet düğünü adlı geleneği gerçek amacını bilmeden sürdürmüştür.
Josephine’nin artık hakettiği değeri görmesi gerektiğini savunan günümüz feministleri, ona ait bilgilerin 17. yy. ortalarında vuku bulan ikonoklastik dönemde kutsal kitaplardan silindiğini ve sadece Dan Brown’un kitaplarında bu gerçeklerin saklı olduğunu iddia ederken, bir yandan da kendi kumpaslarını ifşa etmiş olmuyorlar mı? Ama elimizde bundan çok daha net, su veya şüphe götürmeyen bir kanıt var.
Nedir peki? Bir düşün bakalım bu “düğün” kelimesi, “sünnet düğünü” tamlamasından başka nerede kullanılıyor? Tombala! Düğün’ün ta kendisinde. Josephine’nin hiç yaşayamadığı ve hep içinde kalan düğünden bahsediyorum tabii ki. Yani bizim modern dünyamızda kadın ve erkeğin evlendiği gece. Yani kadının da artık gerçekten “kadın” olabileceği gece. Yani sen dört yaşında iken ucundan azıcık alınarak yarım bırakılan işin geri kalanının metafiziksel ve mental boyutta tamamlandığı gece. Yani kadınların nezninde tamamen hadım olduğun gece. Daha küçücükken beynini, fiziksel kesilme uyarıcısı ve acı duygusu ile eş zamanlı sunulan “düğün” kelimesi aracılığıyla, aynen Pavlov’un köpeğini zil sesi ile koşullandırdığı şekilde formatlıyorlar. Hayatının sonuna kadar korkup kaçıyorsun sebebini bilmeden o “düğün” denen olaydan. Erkekliğinin yıllar boyu yavaşça elinden alınmasını bir gece düzenleyerek, seni eşin dostun önünde şebek gibi oynatarak, dalga geçercesine tebrik ederek, düğün dernek (!) kutluyorlar zerre utanmadan. Kimler? Dostun olduğunu sandığın bütün kadınlar. Şüphen mi var yoksa? Bana evlenip gelinlik giymek istemeyen bir kadın göster o zaman. Bir tane bile gösteremezsin. Sen o fiyakalı sandığın sünnetliği giyip ortada beyaz atlı prens gibi dolaşırken, onlar bir yandan prenses gibi giyinip intikam alacakları günün hayalini kurdular, bir yandan da “düğün” pilavının lezzetli etlerini yediler, ...her ne kadar az olsa da.
2 yorum:
Yazını okurken çok güldüm, pek eğlendim. Söylediklerine katılıyorum ama bir kısmına. Şimdi sana “ama kadın olmak da çok zor, bizler hor görülüyoruz, siz sünnet olurken acı çekiyorsunuz, biz çocuk doğururken o acının alasını çekiyoruz” gibi bir cümle kurmayacağım. Bence erkekler de, kadınlar da ne çekiyorlarsa karşı cinsten değil, hemcinslerinden çekiyorlar. Örneğin, bir erkek olarak neden namusuna leke getirtmeyeceksin? Diğer erkeklerin alaylı bakışlarına maruz kalmamak, dillerine düşmemek için. Rakı sofrasında gazoz içersen sana kıçlarıyla gülecek olan can dostların kimler? Canı içmek istemese bile senin durumuna düşmemek için rakı bardağının dibini beş kere görmüş olan başka erkekler. Peki milli olunca kim senin sırtını sıvazlayacak, kim sana “koçum benim” diyecek, annen ya da bir kız arkadaşın mı?!
Kadınlara gelince; kadın diye baktığın her kadın başka kadınların gözünde kadın olmayı başaramamış olabiliyor ne yazık ki. Kadınların gözünde kadın olabilmek, erkeklerin gözünde kadın olmaktan çok ama çok daha zor, inan. O nedenle kadınların yaptıkları bir çok şeyi erkeklere hoş görünmek, ya da yaranabilmek için yaptıklarına inanılsa da aslında kadınların hedefi daima diğer kadınların gözünde “kadınlık” mertebesine ulaşabilmek bence. Şu yaşımda anladım ki kadınlık eğitimi çok küçük yaşlarda evde başlar ve doğal olarak baş öğretmenin annendir. Yalnız, annen bu konuda iyi bir eğitim almamışsa vay haline. Kadın cemaatlerinde Fransız kalmaya mahkumsundur yıllarca, hatta bazen ömür boyu. Kadınlık eğitimi derken, güzel yemek yapabilmeyi, evi çekip çekirmeyi, iyi bir anne olmayı öğrenmeyi kast etmiyorum kesinlikle. Başka bir şeydir kadınlık eğitimi. Çok çalışarak, pratik yaparak da öğrenilmez kadın olmak. Biraz sanat gibidir. İstidadın yoksa, ne kadar uğraşırsan uğraş boşa kürek çekmiş olursun. İstidadın varsa yalnız ve bunu, azminle pekiştirebiliyorsan bir de, kim tutar seni, gün gelir sonsuz bir özgüvenle salınırsın diğer kadınların arasında. İstekli ve azimli olmak önemlidir çünkü anneler sana bir ders programı çıkarıp, karşılarına oturtup, konuları anlatmazlar. Sınavlar yapıp, not da vermezler. Kadınlık sınavları sen hiç beklemediğin bir anda kendiliğinden başlar bir gün. Çok aşamalıdır bu sınavlar. İlk aşamaya ergenlik çağında girersin. Kaç aşama olduğunu sorma, ben de bilmiyorum. En büyük korkum ölene kadar devam edebilme ihtimali.
Kadınlık sınavlarının değerlendirmesini akranın olan diğer kadınlar yaparlar. Kısacası onların takdirini kazanamazsan, başarılı olamadın demektir. Sınav kriterindeki ilk madde şudur: Dozunda cilve yapabiliyor mu? Dozunda kelimesine dikkatini çekmek isterim. Büyük önem taşır çünkü. Cilvenin dozunu kaçırırsan “kadın” olarak değil de başka şekilde etiketlendirilirsin. O nedenle cilveyi karşı cinsin gözüne sokarak değil, inceden inceye, çaktırmadan yapmayı bilmek zorundasın. Buna bir çeşit sahtekarlık zanaatı da denebilir. Bu arada karşı cins cilve gözüne sokulsa da önemsemez, hatta hoşuna bile gidebilir, o belli bir noktaya odaklanmıştır çünkü, özellikle ilk aşamada, ergenlik çağında yani. Dediğim gibi bunu değerlendirme yetkisine ve vasfına sahip olan diğer kadınlardır. Kriterin ana maddelerinden alacağın puanlar, her ana maddenin alt maddelerinden alacağın puanlar toplanarak hesaplanır. Örneğin, “cilve” ana maddesi, hal ve hareketin yanı sıra, giyim, kuşam, çeşitli numaralarla karşı cinsi yönlendirebilme, masumiyet ve seksapaliteyi harmanlayarak erkeğe istediğini yaptırabilme, vesaire gibi alt maddelerden oluşur. Bu maddeden başarılı olabilmenin yolu, evde annenin (kadınlık sınavlarını vermiş bir anne olması gerekir tabii ki) baban üzerinde uguladığı teknikleri iyi gözlemlemek, annenle günlere giderek, kulağını dört açıp kadınların oynadığı küçük oyunları öğrenmek (annen çalışan bir kadınsa yandın) ve ergenlik çağında sınıf veya mahalle arkadaşlarının tertiplediği kız toplantılarına devamsızlık yapmamaktan geçer. Ayrıca eğer bunları yapmazsan, yani kadın sohbet konularını öğrenmez, ergenlik çağında erkeklere kadın gibi yaklaşmaz, onlara dost olarak değil de potansiyel sevgili veya koca adayı olarak bakmazsan, ileride kadınların çoğunlukta olduğu bir işyerinde çalışmak gibi bir embesillik de yapmamak zorundasın. Çünkü anlayamaz, anlaşılamazsın. Kadınlardan oluşan bir kurul toplantısında gündemi belirleyecek konulara hazırlıklı olmazsan, büyük hasarlar alabilir, kadın kimliğini ve hatta öz annenin kadın kimliğini sorgulamak zorunda kalabilir ve otuzlu yaşlarının sonuna yaklaşırken, asla bir kadın olamadığın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalabilirsin. Bununla başa çıkmak ise gerçekten zordur, çok zor.
Düğün konusuna gelince, kadınların o gece gelinlik giyerek prensesler gibi görünmek istemelerinin sebebi müstakbel eşlerini etkilemek değil (o aşama zaten atlatılmış, erkek ağa düşürülmüştür bir kere) diğer kadınları kıskandırabilmek, onları günlerce gelinliğinin, makyajının ve saçlarının detayları konusunda konuşturabilmek ve böylece kadınlık sınavının en mühim aşamalarından birini muvaffakıyetle atlatabilmektir bence. Kadınlık nosyonun yoksa eğer, sırf artık yaşlanmaya başlamış anneni ve babanı üzmemek, ele güne karşı saçma sapan açıklamalar yapmak zorunda bırakmamak için bir gün, sevdiğin kişiyle imza atmadan beraber yaşamak yerine, imza atarak beraber yaşamayı seçmek zorunda hissedebilirsin kendini. Bu onları mutlu etmeye yetmeyebilir bazen. Bu imzaların, yemekli bir davet esnasında atılmasını isteyebilirler hayatlarında hiç göbek atmamış olsalarda. Fakat senin de sınırların vardır. İsyan edersin. Onlar da seni üzmemek için sadece yarım saat sürecek bir nikahla yetinmek zorunda kalırlar. Sana hak veriyorum. Bütün kadınlar gelinlik giymek isterler. Ama kadınlık sınavlarında başarılı olmuş bütün kadınlar. Diğerleri için gelinlik bir kabustur. İnanması çok mu zor? Kadınlık sınavından geçememiş bu kadınlardan birinin yaşadığı gelinlik kabusunun en yakın şahidi, şu anda beraber çalışmakta olduğun, başka bir kadınlık sınavı mağduru, kısacık saçlı bir kadındır. Şüphen varsa ona sorabilirsin:)
.
Bu yazı beni üniversite yıllarıma ve feminist teori dersine ışınladı anında. Kadınların toplumdaki azınlık konumlarını aslında ne kadar çok kendi davranış tercihleri sonucunda oluşturduklarından bahseden metinler vardı. Son Yemek Son Ziyafet aslında "Eğer toplumun bir yarısı diğerini yönetiyorsa bu politikadır" diyerek 20 yy. ataerkil söyleme ağır (ve büyük oranda haklı) bir eleştiri sunan Kate Millet'in "Sexual Politics" [Cinsel Politika] eserine absürd bir karşı-cevap ("counter arguement" neden daha güzel geliyor kulağa?) sunma denemesinden başka bir şey değil denebilir rahatlıkla.
İki tarafında da karanlıkta kaldığını gösteren madalyonun diğer yüzüne tutulan ışık için teşekkürler...
Yorum Gönder