Pazartesi, Mayıs 7

Kayan Yıldız

Sanchez motoru yavaşça açılmakta olan garaj kapısına doğru sürerken mahalle çocuklarından birisi onun peşinden koşarak arkasından içeri girdi. Çocuk köşeyi dönüp önüne çıkan ilk sütunun arkasına saklandığında, Sanchez motoru bir olimpik yüzme havuzu büyüklüğündeki garajın uzak köşesine parketmiş, üstündeki kıyafetleri yavaşça çıkarmakla meşguldü. Garajın harekete duyarlı fotosel algılayıcılarla donatılmış aydınlatma sistemi, ister istemez bir süre sonra Sanchez’i, tepesinden vurmaya devam eden ışık hüzmesi altında, habersiz bir misafire sunduğu özel bir performansın başrol oyuncusuna dönüştürdü.

Sanchez’i aşağıdan yukarıya doğru meraklı bakışlarla inceleyen çocuğun, gördüğü şeylerin ne işe yaradıklarını anlayabilmesi tam olarak mümkün olmayacaktı: kurşun geçirmez yeleklerde kullanılan, aynı miktarda çelikten beş kat daha dayanıklı ama daha hafif Kevlar malzemeden üretilmiş ve diz kapağının üstüne kadar saran siyah motorcu botları, hava alan dayanıklı deriden yapılmış ve sert kauçuk ile desteklenmiş eklem korumalı yazlık eldivenler, dirsek, omuz ve sırt korumalı, su ve rüzgar geçirmez ceket, ve de yirmibirinci yüzyıl teknolojisinin üretebildiği en sağlam ve aerodinamik ultra hafif kask. Kaskın üzerindeki yanar döner şekillerin içinden tam da tanıdık bir imge seçebildiğini düşünürken, Sanchez ceketininin altından böbreklerini ve sırtını koruyan ve kaplumbağa kabuğunu andıran belliğini çıkartınca çocuk nihayet pes etti. Sanchez, modern hayatın sıkıcı çarklarını kırmak isteyen şehirli bir maceraperestten çok, muharebeden dönen yorgun bir yol savaşçısına benziyordu artık çocuğun zengin hayal gücünde.

Sanchez son olarak kaskı çıkardığında kendisini izleyen çocuğu yeni farketmişti. Ama oralı olmadı. Onun derdi biricik gözbebeğiydi. Uzun bir günün ardından ahıra dönen bir atla seyisi nasıl özenle ilgileniyorsa, o da motoru Kayan Yıldız’la öyle ilgileniyordu. Bir yandan boyalı tenini yumuşak bir bezle tımar ediyor ve egzosdan yelelerine değmeden hafifçe okşuyor, diğer yandan da içine taze odun atılmış bir soba gibi çıtırdayan göğsünden yükselen sıcaklık ile üşümüş ellerini ısıtıyordu. Soğuk ellerine bakarken ona bindiği ilk geceyi hatırladı. Temas ettiği havayı yakarak gecenin karanlığını aydınlatan sahipsiz bir göktaşı gibi, kadife pelerine bürünmüş parlak kromajıyla, dolunayın gölgesinde sessizce uzanmaya mahkum karanlık yollara kendi izini bırakmıştı Kayan Yıldız. Uyumaya yeltenen banliyo sakinleri ise dört zamanlı nefesinin alev püskürten çifte kişnemesiyle yataklarından fırlamıştı. Onları şehrin yüksek tepelerinden izleyen şapşal sevgililer dilek bile tutmuş olabilirdi o gece. Kesinlikle ismini hakeden bir yaratıktı. Bugün sağlam yol yapmışlardı ve Kayan Yıldız’ın dinlenmeye ihtiyacı vardı artık. Yalnızca askerlerin ve aptalların bir atı hiç durmadan koşturarak öldürdüğünü biliyordu Sanchez.

İzledikçe vahşi güzelliğinin büyüsüne kapılan çocuk Kayan Yıldız’a adım adım sokuldukça, görüntüsü hava filtresinin kapağında aynı hızla büyüyordu. Sanchez motorun yanında çömelmiş olduğu halde çocuğun çakmak çakmak çakan gözlerini seçebiliyordu artık bu yarı karanlık yansımada. Bilinmeyenin korkunç tılsımı, aç insanı kendi girdabına kolaylıkla çekiyordu. Çocuk, egzotik avını yakalamaya azimli bir yerli edasıyla yanaşıyordu bu karanlık hayvana. Sanchez, Kayan Yıldız’ın sırtını sıvazladı ve gelen küçük yabancıdan ürkmemesi için kulağına bir şeyler fısıldadı.

“Buna binmek çocuk oyuncağı,” deyiverdi birden çocuk.
Sanchez çömeldiği yerde yavaşça döndü. Çocuk dibine kadar gelmiş, onun göz hizasında duruyordu.
“Demek öyle,” dedi Sanchez gülümseyerek.
“Tabii, ne var ki,” diye ısrar etti çocuk. “Benim dağ bisikletim de bunun kadar işte. Tek farkı, benimkinde böyle uzun beyaz—”
Sanchez cümlenin bitmesini beklemeden hızla davrandı. İnce bir dal kalınlığındaki bileği kavradığında, çocuğun parmakları bir demirci fırını kadar sıcak egzos borusunun sadece 1 cm. ötesindeydi.
“Sakin ol kovboy,” dedi Sanchez soğuk bir ses tonuyla. “Bu kısrak adamın önce canını yakar, sonra kalbini çalar.”

Çocuğun eli küçük bir yumruya dönüşürken gözleri kısıldı ve başı öne eğildi, ve yavaşça elini Sanchez’in kapanından kurtardı. Ergenliğe dört nala koşturan ve testesteron bombardımanına uğramak üzere olan aklı başında her çocuk gibi “ufaklık” muamelesi görmek hoşuna gitmemişti. İstese bu motoru zaptedebileceğinden şüphesi yoktu.

Tekrar göz göze geldiklerinde Sanchez çocuğun bakışlarından kafasından geçenleri hissetti. Sokakta her gün gördüğü ana kuzusu veletlerden farklıydı bu çocuk. Gözündeki parlama, yüzündeki izler, elindeki kir ve yeni uykuya dalmak üzere olan bir canavara karanlık ininde dokunma dürtüsü: hepsi bunun kanıtıydı. Artık böyle çocuklar yapmıyordu anneler.

Kendi küçüklüğünü hatırladı. Soğuk bir kış akşamında, salonun tam ortasında ailenin bir ferdi gibi oturan soba görüntüsüyle başlıyordu anısı. Annesi elli kez sobaya elleme dediği halde dayanamamış ve o metalin kestane kırmızısı dokusunu sıcakken hissetmek için var gücüyle uzanmıştı. Babasının homurdanarak balkondan topladığı donmuş kara feryat figan elini soktuğunda parmakları çoktan kızarmış ve şişmişti, eli davul gibi çarpıyordu durduğu yerde. Acı içinde gözünden fışkıran yaşlar, bilinmeyeni keşfetmenin verdiği tatminin yanında ödenmesi gereken küçük bir bedel olarak kalmıştı hafızasında. (Yoksa uzanıp erişmek istediği şey sobanın kendisi değil de bu sıcak metalin ısıttığı kestaneler miydi? Bir süre düşündükten sonra, hafızası ilk hatırladığı şeklini tercih etti hikayenin.)

“Sen hiç sobada elini yaktın mı?” diye sordu Sanchez.
“Hayır,” dedi çocuk.
“Sen hiç bir yerini yaktın mı peki?” Sanchez bir kez daha şansını denedi.
“Soba ne?” diye cevap verdi çocuk, kaşlarını çatmış bir şekilde.

Sanchez’in işi kolay olmayacaktı. Kalorifer petekleri, sıcak üfleyen havalandırmalar, sarı ışık yayan ıvır zıvırlar, tamamen güvenli kombiler. Bu devirde kim, ne zaman, nasıl cesaretini deneyecekti? Sürüden ayrı düşen, kurdu vurup nasıl kahraman olacaktı? Sanchez daha sobada takılmıştı.

Ama anlamlar kaybolsa da kavramlar değişmiyordu. Ona her gülün bir dikeni olduğu gibi her gizemin bir bedeli olduğunu anlatmak istedi. Kitaplarda yazmayan, okullarda öğretilmeyen, yetişkinlere söylenmeyen bu bedel herkes için farklıydı. Doğa, ve evrenin bütün uzuvları bu kanunların işlemesi için tasarlanmıştı. Büyümek demek, canının acıması demek, gözyaşı dökmeden de üzülebilmek bu yazılı olmayan kuralları öğrenmek anlamına geliyordu. Fakat Sanchez’in bütün bunları anlatmaya vakti yetmezdi. Ayrıca, emin olduğu bir şey varsa o da nasihatla hiç kimsenin büyümediğiydi. Herkes kendi hatasını kendi yapmayı seviyordu.

“Adın ne evlat?” diye sordu, Sanchez.
Ona evlat dese bile, öyleymiş gibi hitap etmemişti bu sefer.
“Felipe,” oldu çocuğun cevabı. Duruşunu dikleştirdi. “Felipe Milagros Garcia.”
“Peki Felipe,” dedi Sanchez ve ayağa kalktı. “Bugün senin günün...”

Kayan Yıldız’ın kalbinden yükselen bir anlık çığlık, garajın ışıklarını duvardan duvara sırayla yaktı. Felipe elini geri çektiğinde avucunun içine kan kırmızısı bir hale oturmuştu. Sanchez boynundaki yaprak desenli fuları hızla söktü, üzerine biraz su döktü ve Felipe’nin elini sıkıca sardı. Uzaklarda bir yerlerde Lynyrd Skynyrd’dan “Son Asi” parçası çalmaya başladığında, Felipe bilinmeyene saygı duymayı çoktan öğrenmişti; bir hayvanı ehlileştiremiyorsan canın yandığında ağlamamayı da. O artık sabah uyanan küçük çocuk değildi ve yaşadığı sürece ona bugünü anımsatacak bir hatırası vardı elinde.
Devamını okuyun!

Çarşamba, Mayıs 2

Hukuk vs Mantık

Soru şudur:
Anayasa Mahkemesi "Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılabilmesi için meclis genel kurulunda 367 milletvekili olması gerekir" kararını aldı.

Geleceğe dair şöyle bir simülasyon yapalım.
Ülke yeniden seçimlere gitsin. Seçimlerden 180 küsür milletvekili çıkaran bir parti meclise girsin. Bu partinin birinci sırada olup olmaması önemli değildir.

Meclisin yeniden cumhurbaşkanlığı seçimine gittiğini ve partilerin kendi adaylarını çıkardığını düşünelim. Birinci parti (diyelim ki 250 küsür milletvekili var) bir aday koysun. İkinci parti(diyelim ki 180 küsür milletvekili var) başka bir aday koysun.

Bu durumda karşımıza çıkacak problem şudur. İkinci parti kendi adayının aritmetik olarak seçilemeyeceğini düşünerek genel kurula katılmayabilir. En azından bu resti ortaya atarak ülkede bir kaos ortamı oluşturabilir.

Sonuç ne olacak?
Meclis cumhurbaşkanı seçemediği için yeniden seçim kararı almak zorunda kalacak.

Bu kısır döngü her zaman bu ülkenin karşısına çıkacaktır.

Bu kararla birlikte, söyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı seçilecek insan ancak ve ancak meclisin tüm partilerinin ortak adayı olacak biri olmalıdır.
İşte bu düşünce bence çok tehlikelidir. Çünkü böyle bir iteleme demokrasi kavramını daha da özelleştirisek seçilme hakkının tam olarak ortadan kaldırılmasına neden olur. Herhangi birinin aday olup teknik olarak seçilme şansı ortadan kalkmaktadır. Bu adayı, ancak meclisin tamamı (en azından 367si) konsensüs sağlayarak seçtirebilir.
Alın size Türk demokratik hayatına atılmış büyük bir darbe.

Sorumluları sağolsun.
Devamını okuyun!