Cumartesi, Eylül 29

Perşembe, Eylül 20


Devamını okuyun!

Pazar, Eylül 16

The Pilgrim

“Seyyah oldum ben bu alemde ,
Senin aşkından derbeder oldum”-
Replikas
“Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem,
Sevdiğimi son bir olsun yakından görem.”-
Barış Manço

“Neden konuşmuyorsun?”
...
“Davut?”

Yol uzun. Hava sıcak. Klima durmadan çalışıyor. Araba dizel ve yüksek devirde sürmezsen çekişten düşüyor.

Önümden akıp giden manzara ilk defa gördüğüm bir ülkenin topraklarına aitti. Kara topraklar, kızıl taşlar, sarı dağlar, yeşil ama cılız ağaçlar. Kayaların gölgesinde bekleyen dikenlerle kaplı kutsal topraklar. Dicle ve Fırat’ın doğduğu, tek tanrılı dinlerin kitaplarında geçen hikayelerin anlatıldığı topraklar. Kafamı çevirip Abdullah’a baktım. Hafif kambur, üstüne eğildiği direksiyonu iki eliyle tutmuş, önündeki kıvrılan yol yerine terleyen kalın kaşlarının altında süzülen gözleriyle bana bakıyordu. Hala cevap vermemi bekliyordu.

Heyelan tehlikesi. Bozuk satıh. Gevşek Şev. Yol yapım çalışması. Jandarma kontrol noktası. Düşük banket. Sollama yasağı. Yol boyu uyarı levhalarını koyan sanki varlığı on yıllardır sorgulanan otorite değil, buralardan geçmemizi istemeyen dağ taştı. Bu topraklar direnç gösteriyordu attığımız her adıma. İstemiyordu bizi. Hiçkimseyi istemiyordu belki de. Verimli toprak kıymet görmeyi bekledikçe küsmüştü onu vefasızca sahiplenenlere, mezar olmuştu kurda kuşa. Bin kilometre dere tepe düz gittik, ne bir atmaca gördüm, ne de yoldan geçmeye çalışan bir yılan. Terkedilmişti burası. Levhalar ve yüksek gerilim hatları olmasa, gittiğimiz yerlerde bir canlı göreceğimize inanmazdım. *Pop* “Local Area Connection: A network cable is unplugged”

Siirt’e akşama doğru vardık. Şehir merkezinde oranın çarşısı olarak nitelendirebilecek bir yerde yürürken Abdullah yerdeki taşları gösterdi. Bildiğimiz kaldırım taşlarından pek farkı yoktu bunların: gri, kocaman, kaba ve karaktersiz. Türkiye’nin bütün şehirlerindeki taşlardan bir farkları yoktu. Ama yanıldığımı anlamam için Abdullah’ın açıklaması gerekti. Bu taşlar Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hediyesiydi. Dört sene önceki seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilmesi vesilesiyle böyle bir jest yapılmıştı. *Dıp* “Yerel ağ bağlantısı yeniden kuruldu”

Siirt İçmesuyu ve Kanalizasyon Projesi ilin 2030 yılında kadar altyapı ve 100 yıla kadar da su sorununu çözecek olan proje sloganıyla KfW tarafından belediyeye sağlanan finansman sayesinde, Alman ve Türk şirketlerin kurduğu ortak girişimler ile hayata geçirilmekteydi. World Bank (Dünya Bankası). EBRD (Avrupa Kalkınma Bankası). EIB (Avrupa Yarıtım Bankası). KfW (Alman Kalkınma Bankası). Bu kuruluşlar sermayelerinin kaynağı ülkelerin politik ve stratejik çıkarları doğrultusunda dünyadaki ülkeleri kafalarına göre parsellemişler ve gelişmekte olan ülkelerin yerel yönetimlerine, mesela belediyelerine, yardım adı altında çeşitli hibe ve düşük faizli kredi olanakları sunmaktaydılar. EBRD ve EIB özellikle Polonya ve Romanya gibi Avrupa Birliği’ne girme sürecini yaşayan eski doğu bloğu ülkeleri ile Kazakistan ve Türkmenistan gibi soğuk savaşı kapitalizimin kazanması ardından Rusya’dan kopan “bağımsız” Türki cumhuriyetlerini kendilerine çekebilmek için buralardaki projelere destek oluyorlardı. Aynı süreç içerisinde bu bankaların Türkiye’de finansman sağladığı birçok proje olmakla beraber, KfW’nin Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illerine özellikle ilgi duyduğunu görmek için alim olmaya gerek yoktu. Malatya, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da geçtiğimiz senelerde tamamlanan altyapı projelerine Siirt ile devam edilmekteydi. Sırada Batman, hatta Adana vardı. Sen hiç Gogol Bordello’dan“Think Locally, Fuck Globally” şarkısını hicaz makamında dinledin mi?

KfW Türkiye şubesi yaklaşık beş sene önce Ankara’da açılmıştı. Cinnah’a yakın bir sokakta küçük bir büro. Gözünün önüne klasik bir Hans getir: besili, ince seyrek sarı saçlı, yanakları köylü pembesi, gözlüklü ve entel. Bu adam o Hans değildi. İlk açıldığı zamanlarda Alman müdürün her sabah Türk gazetelerindeki Güneydoğu, Abdullah Öcalan ve PKK ile ilgili haberleri tespit ettirerek Almanca'ya çevirttiğini öğrenmiştim. Oysa ben ekonomi sayfasıyla ilgilenmesini beklerdim. *Pop*
KfW Bankengruppe, Almanya'da, Avrupa'da ve yeryüzünde ekonomiyi, toplumu ve ekolojiyi teşvik etmektedir. Değişimi desteklemekte ve ileriye dönük fikirlerin motoru olmaktadır. Yaptığımız her şeyi mümkün olduğu kadar profesyonelce ve uygun fiyata yapıyoruz: Orta ölçekli işletmelerin veya girişimci teşviki, konut satın alma veya yenileme, çevre ve iklim koruması, ihracat ve proje finansmanı veya gelişmekte ve geçiş halinde olan ülkelerin desteklenmesi. [KfW tanıtım dökümanı]
İşte Türkiye tam bu son cümledeki son kelimelerdi. Usturuplu bir dilde “üçüncü dünya ülkesi” yazan yer. Bu adamların yaptığı Amerika’nın keşfinden sonra, eski dünya insanlarının kıtadaki yerlileri daha “sivil” daha “modern”, “tanrıya tapan mahlukatlar” olmalarını sağlamak için yaptıklarından farksızdı. Kendilerine bahşedilen sözde “kutsal” görevi yerine getirmeye çalışmalarından farksızdı. Al sana medeniyet, barut, ateş suyu, ve vucütlarınızın bağışıklığı olmadığı hastalıklarla bezenmiş battaniyeler, karşılığında istediğim tek şey üzerinde durduğun bir avuç toprak. Al sana temiz içme suyu, kanalizasyon, hijyen, ve mevcut entellektüel gelişiminizde bağışıklığınızın olmadığı demokrasi ve insan hakları fikirleri, karşılığında istediğim tek şey verdiğim paranın kat kat fazlası ve ikinizin üzerinde durduğu bir avuç toprak. Merak etmeyin ödemesiz dönem ve faizler çok kıyak, tahsilata çok sonra geleceğiz. *Dıp*

Batman şehir merkezinde kavşakta duran sembolik “at kafası”. Yere dalıp çıkmak yerine öylece duran petrol pompası. *Pop*
Bu kavşaktan beş adım uzakta duran Yılmaz Güney Sineması. Salonlarında bütün son dönem Hollywood filmleri. *Dıp*

Mardin üzerinden Şırnak’a gelirken Cizre yakınlarında bir şantiyede duruyoruz. Dicle’yi besleyen kollardan birinin kenarına kurulmuş. Aynısından Batman’da da vardı. Suyun kenarlarında biriken çakıl taşlarını 30 tonluk iş makineleri ile kepçe kepçe topluyorlar. Öğütüp çimento yapıyorlar. Çimentoyla inşaat yapıyorlar. Sonra yol da yapıyorlar. Sürekli. O kadar çok yapıyorlar ki bu aralar Abdullah bu makinelerden 100 adet satmış. Greyder, yükleyici, silindir, dozer, ekskavatör, ne istersen. Hepsi sarı, hepsi kocaman, hepsi çok para. Ama eğer leasing ile alırsan devlet 200,000 avroluk makineden bile tek kuruş KDV almıyordu. *Pop* Aynı devlet T.S. Elliot hayranı bir bakanlar kurulu tarafından yönetiliyordu herhalde ki 2006’nın zalim nisan ayında gecenin bir vakti 250 cc motor hacmi ve üzerindeki motosikletlere mevcut %18 KDV’ye ek olarak %36 gibi muazzam bir ÖTV getiriyordu. *Dıp*

Şantiyenin hemen ilerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait 4 adet tank konuşlanmış, Cizre’nin sırtına bakan dağlara doğru her 10 dakikada bir amansızca ateş ediyorlardı. 600- 700 metre uzaklıktaki dağ yamacına gerilmiş küçük birer sinema perdesini andıran beyaz bezleri vurmaya çalışıyorlardı. Gerçek mühimmatla. *Pop*
Şantiyenin sahibi bazen tv muhabirlerinin buraya gelerek görüntü aldıklarını ve o günün akşam haberlerinde “Kuzey Irak’ta Operasyon” adı altında yayınlanan haberde tankların arkasında kendi şantiyelerini gördüklerini anlatıyordu. *Dıp*

Evden çıkarken on sene önce doldurulmuş bir kaset almıştım yanıma. Yolda radyo çekmez, döndüre döndüre dinleriz diye. Bulabildiğim tek yabancı kaset buydu. Üstünde Eric Clapton yazıyordu el yazısını tanıdığım bir tükenmezle. Çalmaya başlayınca “Pilgrim” albümü olduğunu anladım. Siirt’ten Bitlis’e giden yol iki dağ yamacı arasındaki keskin bir vadide sık virajlar ve beklenmedik tümseklerle ilerliyordu. Vadinin dibinde Bitlis nehri ise kimseye dokunmadan mırıldanarak akıyordu. Suyun ne dediğini duyabilmek, dağların serinliğini hissedebilmek ve içeride dönüp duran bayat klima havasına inat biraz temiz hava alabilmek için arabanın camını indirdim. Güneydoğu Anadolu’nun dingin havası dağları beklerken, içeride usulca çalan Slowhand müziği elimden kaçırdığım bir balon gibi açık camdan uçarak göğe yükseldi. Belki de ilk defa bu dağlarda, bu yamaçlarda Clapton’ın ıslak ve buğulu sesi yankılanıyordu. Fazla dinlesen bile, Baba insanı gözyaşının eşiğinde tutuyordu ustaca. Elinde ağlak sazı, çığırttı ozan:

And how do I choose and where do I draw the line
Between truth and necessary pain?
And how do I know and where do I get my belief
That things will be all right again?
What words do I use to try and explain
To those who have witnessed all my tears?
And what does it mean to know all these things
When love's been wasted all these years
When love's been wasted all these years

Suyun mırıltısının yavaşça gürlemeye dönüştüğünü ve zirvelere doğru yükseldiğini sandığım bir anda kafamı camdan çıkarıp gözlerimi yukarı kaldırdım. Gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Ellerinde Kalaşnikoflarla, G-3lerle, roketatarlarla ve telsizlerle dağın tepelerine sırayla dizilmiş karanlık bir silüetten oluşan kalabalık bir koro gördüm. Bir tarafta kahraman askerler/ölümsüz şehitler, diğer tarafta vatan hainleri/bağımsızlık savaşçıları. Vadinin karşılıklı tepelerinden birbirlerine meydan okurcasına, yüzlerindeki kirle, çatık kaşlarıyla, çatlak dudaklarıyla üstada hep bir ağızdan eşlik ediyorlardı... Kara sevdayla tutuldukları bu kara toprak uğruna hepsi aynı yolun yolcusuydu. Kendimi Baz Luhrmann’ın yönettiği anakronistik bir müzikalin içinde kaybolmuş gibi hissettim. Hatta sanki bir sonraki sahnede Ahmet Kaya “Candle in the Wind” şarkısına kendi yorumuyla bir cover yapacakmış gibi garip bir his doğdu içime.

Dolambaçlı yolların bitiminde şehir çöplüğü karşıladı bizi daha herhangi bir bina görünmeden. Abdullah bu görüntünün Bitlis adına iyi bir turistik hamle olmadığı konusunda beni kısa sürede ikna etti. Elazığ, Kastamonu, Kırıkkale ve Türkiye’deki birçok il merkezi gibi Bitlis de tek bir caddenin etrafına kurulmuş küçük bir kasaba izlenimi veriyordu. Buluştuğumuz şahsiyet bütün hayatını Bitlis’de geçirmiş şehrin varlıklı ve nüfuslu simalarından birisiydi. Belki o gün yabancı birisini gördüğü için, belki de zaten içi dolu olduğu için anlatmaya başladı oturduğumuz yere giren ısrarcı dilenciyi kovduktan sonra.

“İnsanları onursuzlaştırdılar. İnsanları onursuz olmaya zorladılar. İnsanları onursuz olmaya alıştırdılar.”

Sürekli bunları tekrarlıyordu. Her “onursuz” dediğinde gözleri daha da açılıyor, kelimenin ortasındaki “r” harfine daha da vurgu yapıyordu. Sanki kendi söylediklerine inanamıyordu. İl ve İlçe Özel İdare Müdürlüklerine bağlı çalışan onbinlerce insanın hiç işe gitmeden devletten maaş aldıklarından bahsediyordu. İstanbul’da esnaflık yapan insanlar bunlar. Valilerin makamlarına gelerek kapısında ağlayıp yalvaran dul kadınlara, köy korumalarına anında 100’er lira para verildiğini söylüyordu. Ödenek ile karşılığı olan paralar bunlar. Seçimlerden önce muhtarlara, kaymakamlara, imamlara on-onbeş bin lira para verildiğini, büyük şehirlerde gökten hediye çeki olarak tonlarca para dağıtıldığından bahsediyordu. *Pop*Dıp*Pop*Dıp* Konuştuğu bir saat boyunca ağzında sigara eksik olmamıştı. “Zincirleme sigara içmek” bu gördüğün manzarayı anlatmaya yetmiyor, ama akla ilk gelen tabir bu. (bkz. Chuck Palahniuk, Choke)

Politika, rant, sahtekarlık kokuyordu her yer. Sömürü kokuyordu toprak. Ve şehirlerin üzerine çökmüş metan gazıyla burnundan girerek ciğerini yakıyordu. Asla bitmesi istenmeyen kavgada taraftı bu toprak. Cehalet, yerden biten yaban otları kadar sevimsiz ve yaygındı bu coğrafyada. Şimdiye kadar sadece Tunus, Tunalı ve Meşrutiyet caddelerinde dolanan sokak çocuklarının elinde gördüğün Teno marka kağıt mendillerin, güneydoğudaki bakkallarda rakipsizce satıldığı gibi yaygındı hem de. Ve ben daha hikayenin onda birini bile dinlememiştim henüz.

Standing in the shadows
With my heart right in my hand,
Removed from other people
Who could never understand
I was a pilgrim for your love

Silvan üzerinden Diyarbakır’a dönerken yolun son kilometrelerinde arkamızdan kovalayan birileri varmışçasına hızla ilerliyoruz. Sadece iki şerit gidiş geliş olan yolun sonunda yerden bir karış yükseklikte duran güneş, battıkça kızarmaya devam ediyor. Vardığımız şehirde Abdullah’ı eşi ve dört aylık bebeği bekliyor. O bir an önce eve varmak istiyor. O, bu yola, bu sıcağa, bu arabaya, bu işe, bu ızdıraba, bu kavgaya onlar için katlanıyor. Ben ise... ben sadece buradan geçip giden birisiyim. Benim için varmakla bitmiyor yol.

“Neden konuşmuyorsun?” dedi Abdullah.
...
“Davut?” yine seslendi.

*Pop*
Büyük bir ses geliyor arabanın sol önünden. Bu aralar uzaktan kumandalı mayınlar oldukça popüler. Durup baktığımızda lastiğin patladığını görüyoruz. Yola çıkarken üzerinde jant kapağının olmadığını Abdullah’ın eşinin farkettiği tekerin lastiği. Peki stepne var mı diye sordurtan lastik. Eşini rahatlatmak için Abdullah açıklamıştı, geçenlerde Silvan yolu üzerinde bir tümseğe çarpınca fırlayıp gitti kapak, yoksa yedek lastik arkada diyerek. Otuz saniye önce lastiği patlatan aynı tümsekten bahsediyordu üç gün önce. Dönüp bakıyorum. Dümdüz yolun üzerinde kafam kadar bir çıkıntı. Kaçınılmaz soruyu soruyorum ben de.

“Peki stepne var mı Abdullah?”
*Dıp*
Devamını okuyun!

Pazartesi, Eylül 10

Cinderella Man ve Amerikan Rüyası

2005 yılında çekilmiş bir filme, 2007’nin sonlarında eleştri yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama aslında amacım filmi eleştirmekten ziyade, söz konusu film üzerinden, ABD sinema endüstrisi ve ABD’nin ihraç ettiği dünya düzenini eleştirmektir.

Cinderella Man, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş bir Hollywood melodramasıdır. Yer New York, ABD, zaman 1930’lu yıllar, yani Amerikan Büyük Bunalımı’nın en sert geçtiği zamanlar. Jim Braddock (Russell Crowe), başarılı bir boksördür. Ancak boks endüstrisinin çıkarlarına hizmet etmek zorunda olduğu için arka arkaya maçlar yapar, sakat sakat dövüşmek zorunda kalır ve endüstri, onu bir çırpıda silip atar. İşsiz kalan Jim, karısı Mae (Renée Zellweger) ve çocuklarına bakmak için New York’un amele pazarlarında, limanda gündelik işler bulabilmek için sürünür. Eline geçen üç beş kuruş, evini geçindirmeye yetmez. Bu noktada melodaramanın dibine vururuz. Aç, hasta çocuklar, gaz parası ödenemediği için mum ışığı altında yaşamalar, vs. Gözlerimiz yaşarır ve Jim ve ailesinin bu sefaletten kurtulması için dua etmeye başlarız. Bu noktada devreye menejeri ve antrenörü Joe girer, ona bir maç ayarlar. Jim bu maçı kazanır. Sonra bir maç daha, bir maç daha ve Jim, gerçek bir püriten gibi, çok çalışarak, gözünü budaktan sakınmayarak, cesaret ve mücadelesiyle en tepeye yükselir ve berbat durumdaki Amerikan halkı için umudun ve cesaretin sembolü olur. Mesajımız açık ve nettir: Ne kadar zor durumda olursa olsun, iyi bir Amerikalı, çok çalışarak her türlü güçlüğün üstesinden gelebilir.

Acaba böyle midir? Gerçek hayat böyle midir? Jim iyi bir boksör olmayıp da, zayıf, narin bir Amerikalı olsaydı, yine de hayatta kalmayı başarabilir miydi? Yönetmen Ron Howard, bu sorulara cevap vermeye gerek bile duymaz.

Öncelikle film, Jim, iyi bir boksör olmasına rağmen, gözünü para hırsı bürümüş boks otoriteleri tarafından harcanıp atılmasına rağmen, Amerikan boks ya da spor sistemine herhangi bir eleştiride bulunmaz. Sadece Jim, bunlara rağmen başarmıştır. Ama bundan da önemlisi, Jim’in arkadaşı Mike ile, limanda çalışırken konuştukları sahnedir. Mike, bu şekilde hayatta kalamayacaklarını, örgütlenmeleri gerektiğini söyler. Buna karşılık Jim, Mike’ın bu tip komünist söylemlerine papuç bırakmaz, kurtuluşun çok çalışmaktan geçtiğini savunur. Halbuki 15-20 saniye önce Mike, Jim’in sakat eliyle çalıştığını saklamasına yardım etmiştir. Jim, eli sakat da olsa, iyi bir Amerikalı olduğu için ekmeğini taştan çıkarmaktadır.

Filmin devamında ise Jim, Mike’ı bir Hooverville’de ölmek üzereyken bulur ve Mike ölür. Hooverville’lar, adlarını dönemin ABD Başkanı Hoover’dan almıştır. Hooverville’lar için, bunalım nedeniyle işsiz veya evsiz kalmış Amerikalıların yaşadığı, karton, metal ve tahta parçalarından yapılmış derme çatma konutlardan oluşan gettolardır diyebiliriz. Bunlardan en önemlilerinden birinin ve filmde kullanılanın Central Park’ın ortasında olması, sanırım bunalımın boyutları hakkında fikir sahibi olmaya yeterli olacaktır.

Hooverville’da bir tür ayaklanma gerçekleşmiştir ve çevredeki insanların “Komünistlere ölüm” nidalarından da anlaşılabileceği üzere bu ayaklanma, örgütlü mücadeleyi savunan ve sistem karşıtı bir ayaklanmadır. Bu ayaklanmada Jim’in en yakın arkadaşlarından birinin ölmesine, hem de polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu ölmesine rağmen Jim, cenazede biraz üzülmüş ama yoluna devam etmiştir.

Neyse, filmin sonunda Jim ağır siklet ünvan maçına çıkar. Halk, Jim için kiliselere toplanır. Kiliselerde radyolar açılır ve dualar eşliğinde maç izlenir. Jim maçı kazanır, Amerikan halkı umutla dolar, o başardıysa biz de başarabiliriz diye düşünür, ayaklanmayı, baş kaldırıyı falan aklından geçirmez ve Jim gibi olabilmek için daha çok çalışır. Bir de, hani biyografik filmlerde, filmin sonunda kahramanın sonradan neler yaptığı yazar ya, işte ona göre Jim, maçtan kazandığı paralarla bir zamanlar amelelik yaptığı limanda iş makineleri alır ve patron olur.

Amerikan düşünce sistemi böyledir. ABD’de örgütlü mücadeleden, toplu iş sözleşmesinden, toplumsal mücadeleden falan bahsetmek ayıptır, komünistliktir. İyi bir Amerikan vatandaşı başarıya ulaşmak için çok çalışmalıdır çünkü çalışırsa başarabilir. Bu düşünce sistemini sadece Amerikan kapitalizmine indirgemek ise sorunu basitleştirmektir. Amerikan kapitalizminin kullandığı bu düşünce sisteminin kökenine bakmak lazım.

ABD’nin kurucularının, sofu püritenler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mezhebin üyeleri, dini baskılar nedeniyle Amerika’ya göçmüşler ve Amerika’ya çoluklu çocuklu ilk göç dalgasını oluşturmuşlar ve ilk koloniyi kurmuşlardır. Püritenizmin Amerikan siyasi, ekonomik ve dini tarihi üzerinde derin etkileri vardır ve bu etkilere bakmadan bugünün ABD’sini ve sistemini ele almak zor ve eksik olur.

Kısaca püritenizmin üzerinden geçelim. Bu düşünce, Avrupa’da dini reform hareketlerinin yoğun olduğu 16. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır. Calvin’in doktrinlerinden fazlasıyla etkilenmişlerdir. İngiltere Kilisesi’nin reformlardan uzak durması nedeniyle de bir çoğu özellikle 1620-1640 yılları arasında ABD’ye göçmüş ve ilk olarak Massachusetts Limanı Kolonisi’ni kurarak bu ülkeye yerleşmişlerdir. Tabii hepsi göçmemiş, İngiltere’de de bir çoğu yaşamaya devam etmiş, sonra İngiltere’de de güçlenmişlerdir. İngiltere’de çok baskı görmelerine rağmen 1640’larda Oliver Cromwell’in önderliğinde İngiltere’de monarşiyi yıkmışlar, epey bir katoliği kesmişler, bir dönem adına cumhuriyet dedikleri bir idari sistem bile kurmuşlardır.

Biz yine ABD ve ABD’deki etkilerine dönelim. Püritenizmin Calvin’den etkilendiğini söylemiştik. Calvinizm’de bizi çok ilgilendiren bir nokta var. Calvin’e göre her insan, günahların hizmetine tutsak olmuş bir dünyada doğar. İnsanlar doğası gereği tüm güçleri ve kalpleriyle Tanrı sevgisiyle dolu değildir. Doğaları gereği Tanrı’nın emirlerine karşı gelir. Ve yine insanlar, doğaları gereği ahlaki olarak Tanrı’nın yolunu tutamazlar. Kurtuluş, yani cennet, insanların fazilet, erdem veya inançlarına çok da bağlı değildir. Burada esas olan Tanrı’nın merhametidir ve Tanrı’nın merhamet gösterdiği, İsa’nın günahları için öldüğü seçilmiş insanlar cennete gidebilecektir.

Kabaca söylemek gerekirse, seçilmiş insan, bunun nimetlerinden sadece cennette yararlanmaz. Bunun dünyada da emareleri vardır. Seçilmiş insan, dünyada da refah ve huzur içinde yaşayacaktır. İşte bu nedenle iyi bir püriten çok çalışkandır. Çok çalışmalıdır ki bu dünyada da rahat olsun. İyi bir püriten, aynı zamanda da alçak gönüllü ve itaatkar olmak zorundadır. Ve aile kurumu, püriten dünyasında çok önemlidir.

Dört temel durumdan bahsettik. Çalışkan olmak, alçak gönüllü olmak, itaatkar olmak ve iyi bir aile yaşamına sahip olmak. Jim çalışkandır, dibe vurduğu zaman bile, üç yerden kırık eliyle bıkmadan, usanmadan çalışır. Alçak gönüllüdür, ünvan maçının sonunda, kendisini ringde öldürmek isteyen kötü kalpli rakibinin bile elini sıkar. İtaatkardır, en zor zamanlarında bile arkadaşı Mike gibi vatanına milletine baş kaldırmaz. Ve iyi bir aile babasıdır. Ailesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz.

17. yüzyıl Amerikasına bakıp da abarttığımı düşünmeyin. Sözgelimi, George W. Bush’un mensubu olduğu söylenen Evangelist Kilisesi, bu inanç sisteminin devamı, günümüze uyarlanmış halidir. Ortalama bir Amerikalı, dünyaya bu pencereden bakar. Amerikan kapitalizminin kurucuları, hatta ABD’nin kurucuları, bu adamlardır. Zaten Jim de kendinden bekleneni yapıp işçi olarak çalıştığı limanda, sonradan patron olmamış mıdır? Amerikan düşünce sistemi, bireycidir. Dini temellerinin gereği, toplumsal kurtuluştan ziyade, bireysel kurtuluş ön plandadır. Birey, kendi kurtuluşu için çalışır, çabalar. Önce kendi kapısının önünü süpürür. Toplumsal muhalefet, örgütlü muhalefet, itaatkarlığa karşı çıkmak gibi algılandığı için toplumsal bazda fazla rağbet görmez, bilakis kınanır, kötü gözle bakılır. Sendikalaşma oranı, seçimlerde oy kullanma oranları düşüktür. Sivil toplum kuruluşları, hak arayan örgütlerden çok, yardım, hayır kuruluşları biçimindedir. Bireyci yaklaşımlarından dolayı, girişimcilik yaygındır. Ve doğal olarak, Amerikalıların oluşturduğu sinema endüstrisi de bu düşünce sistemini hem yurt içinde, hem de yurt dışında pazarlar. Kilise ya da ABD bayrağı görmediğimiz Amerikan filmi nadirdir. Amerikan filmlerinde kahramanlar vardır. Birey olarak bir şeyleri başarırlar, hedeflerine ulaşırlar. Hooverville’larda yaşayan insanlarla ilgilenmezler çünkü onlar kaybedenlerdir. Önemli olanlar başarılı olup, garajlı bir müstakil ev satın alıp ölene kadar ailesiyle mutlu bir hayat sürebilenlerdir.

Tek kutuplu dünyanın vatandaşları, işte bu kültür bombardımanına maruz kalmakta, başarıdan sadece bireysel mücadeleyi anlamakta, sorunları yaratan sistemi görmek veya onunla mücadele etmeyi tercih etmektense sistemin kuralları içinde var olup, kurallara göre oynayıp kurtulmayı amaçlamaktadır. Bu ideolojiyi elbette sadece ABD satmaz ama ABD için en büyük ihracatçı diyebiliriz.

Not: Yazıda sorunun sadece dini boyutuna yer verdiğimin farkındayım. Hatta bunun da üzerinden kabaca geçtiğimin farkındayım. Yazıyı baştan sona şöyle bir okuyunca, sanki her şeyin nedeni püriten düşünce sistemiymiş gibi bir izlenimin de ortaya çıktığının farkındayım. Ne var ki, sayfalarca yazıp, yazıyı okunamaz hale getirmek istemedim. Ancak Amerikan kapitalizminden, ya da tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılan neoliberal düşünceden sıkça bahsedilmesine, bunların sıkça eleştirilmesine rağmen, benim üzerinde durmaya çalıştığım boyutu, genellikle görmezden gelinmekte. Amacım, sorunu püriten geleneğe indirgemek değil, sorunda bu geleneğin rolünün de hakkını vermekti. Çünkü tüm yönetmenlerin, oyuncuların, yapımcıların, senaristlerin bilinçli olarak propaganda yaptığını söylemek haksızlık olur. Amerikalıların dünyaya bu pencereden bakmaları, bu şekilde algılamaları kültüreldir ve din, kültürü oluşturan en önemli unsurlardan birisidir.
Devamını okuyun!