Pazartesi, Eylül 10

Cinderella Man ve Amerikan Rüyası

2005 yılında çekilmiş bir filme, 2007’nin sonlarında eleştri yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama aslında amacım filmi eleştirmekten ziyade, söz konusu film üzerinden, ABD sinema endüstrisi ve ABD’nin ihraç ettiği dünya düzenini eleştirmektir.

Cinderella Man, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş bir Hollywood melodramasıdır. Yer New York, ABD, zaman 1930’lu yıllar, yani Amerikan Büyük Bunalımı’nın en sert geçtiği zamanlar. Jim Braddock (Russell Crowe), başarılı bir boksördür. Ancak boks endüstrisinin çıkarlarına hizmet etmek zorunda olduğu için arka arkaya maçlar yapar, sakat sakat dövüşmek zorunda kalır ve endüstri, onu bir çırpıda silip atar. İşsiz kalan Jim, karısı Mae (Renée Zellweger) ve çocuklarına bakmak için New York’un amele pazarlarında, limanda gündelik işler bulabilmek için sürünür. Eline geçen üç beş kuruş, evini geçindirmeye yetmez. Bu noktada melodaramanın dibine vururuz. Aç, hasta çocuklar, gaz parası ödenemediği için mum ışığı altında yaşamalar, vs. Gözlerimiz yaşarır ve Jim ve ailesinin bu sefaletten kurtulması için dua etmeye başlarız. Bu noktada devreye menejeri ve antrenörü Joe girer, ona bir maç ayarlar. Jim bu maçı kazanır. Sonra bir maç daha, bir maç daha ve Jim, gerçek bir püriten gibi, çok çalışarak, gözünü budaktan sakınmayarak, cesaret ve mücadelesiyle en tepeye yükselir ve berbat durumdaki Amerikan halkı için umudun ve cesaretin sembolü olur. Mesajımız açık ve nettir: Ne kadar zor durumda olursa olsun, iyi bir Amerikalı, çok çalışarak her türlü güçlüğün üstesinden gelebilir.

Acaba böyle midir? Gerçek hayat böyle midir? Jim iyi bir boksör olmayıp da, zayıf, narin bir Amerikalı olsaydı, yine de hayatta kalmayı başarabilir miydi? Yönetmen Ron Howard, bu sorulara cevap vermeye gerek bile duymaz.

Öncelikle film, Jim, iyi bir boksör olmasına rağmen, gözünü para hırsı bürümüş boks otoriteleri tarafından harcanıp atılmasına rağmen, Amerikan boks ya da spor sistemine herhangi bir eleştiride bulunmaz. Sadece Jim, bunlara rağmen başarmıştır. Ama bundan da önemlisi, Jim’in arkadaşı Mike ile, limanda çalışırken konuştukları sahnedir. Mike, bu şekilde hayatta kalamayacaklarını, örgütlenmeleri gerektiğini söyler. Buna karşılık Jim, Mike’ın bu tip komünist söylemlerine papuç bırakmaz, kurtuluşun çok çalışmaktan geçtiğini savunur. Halbuki 15-20 saniye önce Mike, Jim’in sakat eliyle çalıştığını saklamasına yardım etmiştir. Jim, eli sakat da olsa, iyi bir Amerikalı olduğu için ekmeğini taştan çıkarmaktadır.

Filmin devamında ise Jim, Mike’ı bir Hooverville’de ölmek üzereyken bulur ve Mike ölür. Hooverville’lar, adlarını dönemin ABD Başkanı Hoover’dan almıştır. Hooverville’lar için, bunalım nedeniyle işsiz veya evsiz kalmış Amerikalıların yaşadığı, karton, metal ve tahta parçalarından yapılmış derme çatma konutlardan oluşan gettolardır diyebiliriz. Bunlardan en önemlilerinden birinin ve filmde kullanılanın Central Park’ın ortasında olması, sanırım bunalımın boyutları hakkında fikir sahibi olmaya yeterli olacaktır.

Hooverville’da bir tür ayaklanma gerçekleşmiştir ve çevredeki insanların “Komünistlere ölüm” nidalarından da anlaşılabileceği üzere bu ayaklanma, örgütlü mücadeleyi savunan ve sistem karşıtı bir ayaklanmadır. Bu ayaklanmada Jim’in en yakın arkadaşlarından birinin ölmesine, hem de polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu ölmesine rağmen Jim, cenazede biraz üzülmüş ama yoluna devam etmiştir.

Neyse, filmin sonunda Jim ağır siklet ünvan maçına çıkar. Halk, Jim için kiliselere toplanır. Kiliselerde radyolar açılır ve dualar eşliğinde maç izlenir. Jim maçı kazanır, Amerikan halkı umutla dolar, o başardıysa biz de başarabiliriz diye düşünür, ayaklanmayı, baş kaldırıyı falan aklından geçirmez ve Jim gibi olabilmek için daha çok çalışır. Bir de, hani biyografik filmlerde, filmin sonunda kahramanın sonradan neler yaptığı yazar ya, işte ona göre Jim, maçtan kazandığı paralarla bir zamanlar amelelik yaptığı limanda iş makineleri alır ve patron olur.

Amerikan düşünce sistemi böyledir. ABD’de örgütlü mücadeleden, toplu iş sözleşmesinden, toplumsal mücadeleden falan bahsetmek ayıptır, komünistliktir. İyi bir Amerikan vatandaşı başarıya ulaşmak için çok çalışmalıdır çünkü çalışırsa başarabilir. Bu düşünce sistemini sadece Amerikan kapitalizmine indirgemek ise sorunu basitleştirmektir. Amerikan kapitalizminin kullandığı bu düşünce sisteminin kökenine bakmak lazım.

ABD’nin kurucularının, sofu püritenler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mezhebin üyeleri, dini baskılar nedeniyle Amerika’ya göçmüşler ve Amerika’ya çoluklu çocuklu ilk göç dalgasını oluşturmuşlar ve ilk koloniyi kurmuşlardır. Püritenizmin Amerikan siyasi, ekonomik ve dini tarihi üzerinde derin etkileri vardır ve bu etkilere bakmadan bugünün ABD’sini ve sistemini ele almak zor ve eksik olur.

Kısaca püritenizmin üzerinden geçelim. Bu düşünce, Avrupa’da dini reform hareketlerinin yoğun olduğu 16. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır. Calvin’in doktrinlerinden fazlasıyla etkilenmişlerdir. İngiltere Kilisesi’nin reformlardan uzak durması nedeniyle de bir çoğu özellikle 1620-1640 yılları arasında ABD’ye göçmüş ve ilk olarak Massachusetts Limanı Kolonisi’ni kurarak bu ülkeye yerleşmişlerdir. Tabii hepsi göçmemiş, İngiltere’de de bir çoğu yaşamaya devam etmiş, sonra İngiltere’de de güçlenmişlerdir. İngiltere’de çok baskı görmelerine rağmen 1640’larda Oliver Cromwell’in önderliğinde İngiltere’de monarşiyi yıkmışlar, epey bir katoliği kesmişler, bir dönem adına cumhuriyet dedikleri bir idari sistem bile kurmuşlardır.

Biz yine ABD ve ABD’deki etkilerine dönelim. Püritenizmin Calvin’den etkilendiğini söylemiştik. Calvinizm’de bizi çok ilgilendiren bir nokta var. Calvin’e göre her insan, günahların hizmetine tutsak olmuş bir dünyada doğar. İnsanlar doğası gereği tüm güçleri ve kalpleriyle Tanrı sevgisiyle dolu değildir. Doğaları gereği Tanrı’nın emirlerine karşı gelir. Ve yine insanlar, doğaları gereği ahlaki olarak Tanrı’nın yolunu tutamazlar. Kurtuluş, yani cennet, insanların fazilet, erdem veya inançlarına çok da bağlı değildir. Burada esas olan Tanrı’nın merhametidir ve Tanrı’nın merhamet gösterdiği, İsa’nın günahları için öldüğü seçilmiş insanlar cennete gidebilecektir.

Kabaca söylemek gerekirse, seçilmiş insan, bunun nimetlerinden sadece cennette yararlanmaz. Bunun dünyada da emareleri vardır. Seçilmiş insan, dünyada da refah ve huzur içinde yaşayacaktır. İşte bu nedenle iyi bir püriten çok çalışkandır. Çok çalışmalıdır ki bu dünyada da rahat olsun. İyi bir püriten, aynı zamanda da alçak gönüllü ve itaatkar olmak zorundadır. Ve aile kurumu, püriten dünyasında çok önemlidir.

Dört temel durumdan bahsettik. Çalışkan olmak, alçak gönüllü olmak, itaatkar olmak ve iyi bir aile yaşamına sahip olmak. Jim çalışkandır, dibe vurduğu zaman bile, üç yerden kırık eliyle bıkmadan, usanmadan çalışır. Alçak gönüllüdür, ünvan maçının sonunda, kendisini ringde öldürmek isteyen kötü kalpli rakibinin bile elini sıkar. İtaatkardır, en zor zamanlarında bile arkadaşı Mike gibi vatanına milletine baş kaldırmaz. Ve iyi bir aile babasıdır. Ailesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz.

17. yüzyıl Amerikasına bakıp da abarttığımı düşünmeyin. Sözgelimi, George W. Bush’un mensubu olduğu söylenen Evangelist Kilisesi, bu inanç sisteminin devamı, günümüze uyarlanmış halidir. Ortalama bir Amerikalı, dünyaya bu pencereden bakar. Amerikan kapitalizminin kurucuları, hatta ABD’nin kurucuları, bu adamlardır. Zaten Jim de kendinden bekleneni yapıp işçi olarak çalıştığı limanda, sonradan patron olmamış mıdır? Amerikan düşünce sistemi, bireycidir. Dini temellerinin gereği, toplumsal kurtuluştan ziyade, bireysel kurtuluş ön plandadır. Birey, kendi kurtuluşu için çalışır, çabalar. Önce kendi kapısının önünü süpürür. Toplumsal muhalefet, örgütlü muhalefet, itaatkarlığa karşı çıkmak gibi algılandığı için toplumsal bazda fazla rağbet görmez, bilakis kınanır, kötü gözle bakılır. Sendikalaşma oranı, seçimlerde oy kullanma oranları düşüktür. Sivil toplum kuruluşları, hak arayan örgütlerden çok, yardım, hayır kuruluşları biçimindedir. Bireyci yaklaşımlarından dolayı, girişimcilik yaygındır. Ve doğal olarak, Amerikalıların oluşturduğu sinema endüstrisi de bu düşünce sistemini hem yurt içinde, hem de yurt dışında pazarlar. Kilise ya da ABD bayrağı görmediğimiz Amerikan filmi nadirdir. Amerikan filmlerinde kahramanlar vardır. Birey olarak bir şeyleri başarırlar, hedeflerine ulaşırlar. Hooverville’larda yaşayan insanlarla ilgilenmezler çünkü onlar kaybedenlerdir. Önemli olanlar başarılı olup, garajlı bir müstakil ev satın alıp ölene kadar ailesiyle mutlu bir hayat sürebilenlerdir.

Tek kutuplu dünyanın vatandaşları, işte bu kültür bombardımanına maruz kalmakta, başarıdan sadece bireysel mücadeleyi anlamakta, sorunları yaratan sistemi görmek veya onunla mücadele etmeyi tercih etmektense sistemin kuralları içinde var olup, kurallara göre oynayıp kurtulmayı amaçlamaktadır. Bu ideolojiyi elbette sadece ABD satmaz ama ABD için en büyük ihracatçı diyebiliriz.

Not: Yazıda sorunun sadece dini boyutuna yer verdiğimin farkındayım. Hatta bunun da üzerinden kabaca geçtiğimin farkındayım. Yazıyı baştan sona şöyle bir okuyunca, sanki her şeyin nedeni püriten düşünce sistemiymiş gibi bir izlenimin de ortaya çıktığının farkındayım. Ne var ki, sayfalarca yazıp, yazıyı okunamaz hale getirmek istemedim. Ancak Amerikan kapitalizminden, ya da tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılan neoliberal düşünceden sıkça bahsedilmesine, bunların sıkça eleştirilmesine rağmen, benim üzerinde durmaya çalıştığım boyutu, genellikle görmezden gelinmekte. Amacım, sorunu püriten geleneğe indirgemek değil, sorunda bu geleneğin rolünün de hakkını vermekti. Çünkü tüm yönetmenlerin, oyuncuların, yapımcıların, senaristlerin bilinçli olarak propaganda yaptığını söylemek haksızlık olur. Amerikalıların dünyaya bu pencereden bakmaları, bu şekilde algılamaları kültüreldir ve din, kültürü oluşturan en önemli unsurlardan birisidir.

1 yorum:

bercutio dedi ki...

Bu tip filmler gerçek birer mide bulantısı. Bu Russel Crow, Mel Gibson (The Patriot, We Were Soldiers) ve benzer odun aktörlüğü üzerinden duygu sömürüsü yapanların alayından tiksiniyorum açıkçası. Bu filmleri 80ler Reagon döneminde çekseler anlayacağım ama günümüzde çekilmelerine rağmen de seyirci bulabilmeleri, bu yazıda vurgulanan durumun geçerliliğini vahim de olsa kanıtlıyor ve bazı şeylerin hiç değişmeyeceğinin altını çiziyor. Ayrıca, tarihi gerçekler ve olgular paralelinde sunulan bu eleştri neden bu filmelerin birinci dakikakadan itibaren midemi kaldırdığını hatırlattı bana, eline sağlık hocam.