İlk kelime en zorudur anlatmak için.
Merhaba. Günaydın. Selam.
Hangisini söyleyeciğine önceden karar ver.
Gün boyu çalış alnındaki teri silmeden. Ayakta. Bacağın ağrır. Ayağın kasılır.
Oturarak. İki büklüm. Sırtın ağrır. Popon uyuşur.
Şimdiden yaşlandım deme bana.
Hastan, müşterin, öğrencin, patronun, iş arkadaşların, belki de baban.
Herkes senden en iyisini bekler.
Yüzde altmış performansını yüzde yüzyirmi gösteren bir “yüz” ifaden vardır.
Kendin bile inanırsın aynaya.
İşlerin işyerinin dışında da seni bekler.
Sigorta/vergi/fatura, doktor randevun, arabanın servisi/yıkaması, biten doğalgaz, ve yapman gereken sayısız telefon konuşması.
Gece olur. Eve gelirsin. Eşin seni bekler.
Yemekler, bulaşıklar, çamaşırlar, temizlik, elektrik arızası, yanan ampul, ilgi bekleyen perdeler. Aksiyon-reaksiyon.
Peki ya diziler, filmler, alışverişler, dışarı çıkmalar, arkadaşlar, alkolizm.
Keyif aldığın şeyler bile senin uykundan çalan detaylar saklar kendi içlerinde.
Kafanı kaşımak istediğini bile unuttuğunu hatırlarsın.
Hadi git duş al.
Sonra tırnaklarını kes.
Hijneyik dünya sensiz bir hiç.
Belli belirsiz saatler silinip gitmiş, sen farkında olmadan Cumartesi de tükenmiştir fazla mesaide.
Çıtır tazelikte nevresimler senin ve Pazar sabah erken kalkmak zorunda değilsin.
Nihayet istediğin kadar uyuyabilirsin.
Ama senin dışında, seni bilmeyen ve bilmek zorunda olmayan koca bir şehir yaşamaktadır.
Bütün yaşadığın ilişkilere rağmen sen bu denklemin kaydadeğer bir parçası değilsindir ve bu gidişata dur diyecek gücün olmadığını bilirsin çünkü buna inandırılmışsındır.
Sakın anlatma fikirlerini. Yapmadığın sürece sana gülerler.
Uykunda bile.
Tek başına kalabildiğin rüyaların kaçış gibi görünse de, onlarda kendin olamazsın.
Doğadan bu kadar uzak ve suni bir hayat seçtiğin için, doğası gereği beynin sabaha kadar sana hatırlamakta güçlük çekeceğin sayısız gölge oyunu sunmayı planlamıştır yine.
Huzur, sabah 8’den sonra her uyandığında, Pazar olduğunu bildiğin için tekrar derinlere dalabileceğini hissettiğin o birkaç saniyelik sersemlik anlarına sıkışmıştır.
Sıcacık bir okyanus gibi bekler uykun.
Bir hareketlenme veya perdenin arasından sızan güneş ışığı yetmeyebilir.
Kendi katıksız hayatını yaşayan simitçidir mutlak kurtuluşun.
O anlamsız gibi görünen saatlerde, sana yıllardır birşey ifade etmeyen abuk ve arabesk haykırışıyla inletir oturduğun sokağı en az onbeş kere o sabah.
Ve birden, senin o anı dilediğin kadar yaşaman için gönderilmiş bir şehir şovalyesi rolüne bürünür yarım kalan çarpık rüyalarının arasında.
Mesajı nettir artık o andan ebediyete: “İyi uyuyun yorgun kentliler, bugün sizin gününüz.”
Bazen, ilk kelime en zorudur anlamak için.
*sweet dreams: tatlı rüyalar
not: çizimdeki “dijital” yardımlarından dolayı zeytin’e teşekkürler.
Merhaba. Günaydın. Selam.
Hangisini söyleyeciğine önceden karar ver.
Gün boyu çalış alnındaki teri silmeden. Ayakta. Bacağın ağrır. Ayağın kasılır.
Oturarak. İki büklüm. Sırtın ağrır. Popon uyuşur.
Şimdiden yaşlandım deme bana.
Hastan, müşterin, öğrencin, patronun, iş arkadaşların, belki de baban.
Herkes senden en iyisini bekler.
Yüzde altmış performansını yüzde yüzyirmi gösteren bir “yüz” ifaden vardır.
Kendin bile inanırsın aynaya.
İşlerin işyerinin dışında da seni bekler.
Sigorta/vergi/fatura, doktor randevun, arabanın servisi/yıkaması, biten doğalgaz, ve yapman gereken sayısız telefon konuşması.
Gece olur. Eve gelirsin. Eşin seni bekler.
Yemekler, bulaşıklar, çamaşırlar, temizlik, elektrik arızası, yanan ampul, ilgi bekleyen perdeler. Aksiyon-reaksiyon.
Peki ya diziler, filmler, alışverişler, dışarı çıkmalar, arkadaşlar, alkolizm.
Keyif aldığın şeyler bile senin uykundan çalan detaylar saklar kendi içlerinde.
Kafanı kaşımak istediğini bile unuttuğunu hatırlarsın.
Hadi git duş al.
Sonra tırnaklarını kes.
Hijneyik dünya sensiz bir hiç.
Belli belirsiz saatler silinip gitmiş, sen farkında olmadan Cumartesi de tükenmiştir fazla mesaide.
Çıtır tazelikte nevresimler senin ve Pazar sabah erken kalkmak zorunda değilsin.
Nihayet istediğin kadar uyuyabilirsin.
Ama senin dışında, seni bilmeyen ve bilmek zorunda olmayan koca bir şehir yaşamaktadır.
Bütün yaşadığın ilişkilere rağmen sen bu denklemin kaydadeğer bir parçası değilsindir ve bu gidişata dur diyecek gücün olmadığını bilirsin çünkü buna inandırılmışsındır.
Sakın anlatma fikirlerini. Yapmadığın sürece sana gülerler.
Uykunda bile.
Tek başına kalabildiğin rüyaların kaçış gibi görünse de, onlarda kendin olamazsın.
Doğadan bu kadar uzak ve suni bir hayat seçtiğin için, doğası gereği beynin sabaha kadar sana hatırlamakta güçlük çekeceğin sayısız gölge oyunu sunmayı planlamıştır yine.
Huzur, sabah 8’den sonra her uyandığında, Pazar olduğunu bildiğin için tekrar derinlere dalabileceğini hissettiğin o birkaç saniyelik sersemlik anlarına sıkışmıştır.
Sıcacık bir okyanus gibi bekler uykun.
Bir hareketlenme veya perdenin arasından sızan güneş ışığı yetmeyebilir.
Kendi katıksız hayatını yaşayan simitçidir mutlak kurtuluşun.
O anlamsız gibi görünen saatlerde, sana yıllardır birşey ifade etmeyen abuk ve arabesk haykırışıyla inletir oturduğun sokağı en az onbeş kere o sabah.
Ve birden, senin o anı dilediğin kadar yaşaman için gönderilmiş bir şehir şovalyesi rolüne bürünür yarım kalan çarpık rüyalarının arasında.
Mesajı nettir artık o andan ebediyete: “İyi uyuyun yorgun kentliler, bugün sizin gününüz.”
Bazen, ilk kelime en zorudur anlamak için.
*sweet dreams: tatlı rüyalar
not: çizimdeki “dijital” yardımlarından dolayı zeytin’e teşekkürler.

2 yorum:
bu kadar çok kodlanmışlığın ortasında mutluluk bir mahlukat gibi gelir mutsuz ve doğru tarafta olduğunu düşünen yorgun gözlerimize...''daha fazla''hep lanetli bulutumuz olacak bizim sartre nin dediği gibi başkaları cehennemdir.
bu yazıyı okuyunca bunlar geçti aklımdan
ve bir de hangi gün olursa olsun pazartesi sendromunu hissettiriyor insana
eline sağlık çok sade ve çok fazla bir yazı
kardeş zor geliyor san yaşamak...işin gücün uyumayı hayel etmek e tabi koşturuken uyuyamazsın.Mutluluk mu çoook uzak sana pazarda uykuda değil mutluluk nerde e hade onu da sen bul!İnsanları karamsarlığınla öldürme plis
Yorum Gönder