Kulaklarım bugün çok kaypak
Bir saray soytarısının dili kadar kıvraklar
Ve bir o kadar da sorumsuzlar
Berberimin ellerinden yağlı birer pehlivan gibi kaçıyor
Ve makasın koşan bacaklarına atıyorlar kendilerini
Soytarının kelleleri uçurulmayı bekliyor
Ha bugün, ha yarın...
Bir arkadaşım topa basmak ile ilgili bir bukle felsefe yapmıştı bir keresinde. Kendisi bırakın futbolu, benim bildiğim kadarıyla herhangi bir spor dalıyla doğuştan alakasızdı, araba kullanırken sakız çiğnemek spordan sayılmıyorsa tabi. Çok uzun sürmedi bir benzetme yaptığını anlamam. O da benim bu dahiyane bakış açıma hayrandı zaten hep. Ne kadar da çabuk farkediyordum herşeyi. Kahretsin. Doğruydu. Bundan utandığım zamanlar, çabuk farkettiğim bir şeyi "normal" süreç geçene kadar içimde sakladığım anlar artık hatırlamak istemediğim kadar çoktu. Ben de herkes gibi olmak istiyordum. Çocukluğunu yaşayamayan yoksul bir piç gibi, zenginlikten geberen ama sevgiye muhtaç bir züppe çocuğu gibi, elindeki ile mutlu olabilecekken hep daha fazlasını alamadığı için ezilen orta sınıfa mensup bir vatandaş gibi, ben de normal olmak istedim hep. Ama artık çok geçti normale dönmem için, bana olan olmuştu vaktiyle. Zira biraz anlamamış gibi yapsam da şehla bakışlarımla, ben onun futboldan bahsetmediğini çakmıştım çoktan.
Topa basmak, futbolda, rakip oyuncuların ve kendi oyuncularının sahaya dağılımını görmek için bir oyuncunun resmen topun üstüne ayağıyla basarak etrafına bakındığı andır. Ne kadar da güzel bir andır aslında o: umut ve yakarış dolu; potansiyel, enerji, seçenek, zafer ve yanlış giderse, yıkım dolu. Bekleyiş ve gizem dolu.
Ben bunların hepsine buradan bir "Hayır!" diyorum. "Olmaz olsun böyle şey" diyorum. "Dağ başını duman almış, mor ve ötesi nerede?" diye de soruyorum. Ve cevap veriyorum kendi soruma: "Topa basan top olsun, ben şutumu çekerim." Kahrolsun takım oyunu, kahrolsun turnuvalar, kahrolsun yarı finaller ve kazanılan kupalar. Bunlar çok zaman alıyor. Benim bu kadar vaktim yok. Ben hemen kaybetmek ya da hemen kazanmak da istemiyorum, direk diskalifiye olmak niyetim. Bu çok çirkin bir oyun oynadığımız ve zorla girdiğimiz bu oyunda birisinin canı yanarsa, sorumlusu ben olamam. Sen beni hiç oyun olmadan anla istiyorum. Ne düşlüyorsam sen de bil istiyorum.
Kulaklarım pek kaypaklar bugün
Duymak istediklerini duyuyor
Dinlemek istediklerini seviyorlar sadece
Bolluk borazanının başına dayanmışlar sanki
Sevdikleri için açıyorlar kendilerini
Açlıktan ölmelerine pek az kaldı
Ha bugün, ha yarın...
Geçmişe ve Geleceğe dair Not: Bu yazı ilk olarak ali sağlam'ın renklidefter'inde yayınlandı. Sayesinde dolaylı olarak biz de bu blog alemine adım atarak, dilimizde biriken ve o söylenmedikçe solup kaybolan tadı dökecek bir mecra bulduk; kendisine sevgiler. İlk düz yazı denememe ilham veren bahsi geçen o arkadaş ise bazı şeylerin bir yıl gibi bir sürede, ki artık bizim için git gide kısalan bir süre bu, ne kadar değişebileceğini gösterdi. On yıldır günde bir paket--sektirmeden--içtiği kamyoncu sigarasını bırakıp, şimdi siz de kulaklarınızı iyi açın, düzenli olarak spora başladı. Geriye değişmeyen sadece bu denemenin ikinci yarısındaki söylem kaldı. Değişen ve değişmeyen şeylerin verdiği o paylaşımlık haz için, yine yeni yeniden...
Salı, Ocak 29
Midas'ın Kulakları
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
"Degisim" kisa surede olmaz.
Yorum Gönder