Çarşamba, Nisan 30

Devrik Cümleler

Otel odalarını sevmem, kendimi çokca sevmemden mi, yalnızlığı sevmemden mi yoksa insanlardan korkmamdan mı kaynaklanıyor? Bilemiyorum... Belki kırık tarafından uzaklaşmak istiyorum hayatın.
Ben bilemiyorum. Fakat bilemediğim bir çok şey gibi sevmeye devam ediyorum.

You lay sleeping on the unmade bed
The weatherman on the television in the St. James hotel said
That the rains are gonna come
And I stepped out on the streets
All sparkling clean with the early morning dew

Yapılması gereken hiçbir şeyi sevmiyorum. Gitar için saatlerimi harcamalıyım, istiyorum. Ama yapmak zorunluluğu aklıma geldikçe kaçmak istiyorum.
Öyle geliyor ki derinlerde olan ve ses verdiği zaman huzura kavuşacağım o akoru hiç basamayacağım. Topu topu 24 perde ve 6 tel; bugünden başlarsam tonlarca harcanmış vaktin sonunda bulabilirim doğru sesi. Ama yine de içimdeki ses, o sesi o olasılıklarda hiç bulamayacağım diyor. Onun için vazgeçiyorum.

Dolaşılması gereken çok şehir var, ve her şehirde binlerce sokak; bakılması gereken onbinlerce göz. Görerek, bilerek, anlayarak... Anlayabilmek için bakarak... Ne var ki benim gözlerim doğarken bozuktu. Bu yaşıma kadar gördüğüm hiçbir obje benim bildiğim gibi olmadı ki; o zaman gördüğüm her şey bir yanılsama olmasın?

Well, I kept thinking about what the weatherman said
And if the voices of the living can be heard by the dead
Well, the day is gonna come when we find out
And in some kind of way I take a little comfort from that
Now and then
'Cause people often talk about being scared of change
But for me I'm more afraid of things staying the same
'Cause the game is never won
By standing in any one place
For too long

Kahvemin bitmesini hiç istemiyorum. Sigaramın da... Her fincanı doldurduğumda kahvem biraz daha bensizlik kokuyor. Her nefesinde sigaramla benden bir hayat gidiyor.
Başkalaşmak istiyor muyum? Derinlerde bir yerlerde evet. Pekiyi ama neye dönüşeceğim? Sabah uyandığımda koskoca bir böcek olabilecek miyim? Başka bir otel odasında başka bir klavyeye beni duyacak insanlara hangi satırları yazacağım? Satır yazmak?
Başka bir dilde olsun ama. Kelimelerin alışık olduğum seslerle kulağımda yankılanmasını istemiyorum çünkü. Kulağıma hiç çalınmamış başka bir dilde... Cümleler kelimelerle kurulmasın.

Maybe it was you or maybe it was me?
But there was a chord in you that I could not find to strike
You lying there with all the light in your hair
Like a Jesus of the moon
A Jesus of the planets and the stars

Ben modern bir insan mıyım?

Hangi isteklerim modernitenin dayattıkları acaba? Kaçışlarım? Sıradan...
Bir göl kıyısı, hayır bir şelale kenarı... Bir köpek var sandalyemin kenarında. Ben köpekleri sevmem. Hayvanları sevmem için rasyonel bir sebep yok. Ben tüm insanları da sevmem; sadece bazılarını. Hepsini değil ama. Gitar olsun istemiyorum. Hepsi üstüste yığılmış tavana kadar uzanan kitap yığını istiyorum. Yemek kitapları olsun, gezi kitapları olsun, bazıları boyama kitabı... Hiç tatmayacağım yemeklerin tariflerini öğrenmek istiyorum; hiç gitmeyeceğim yerlerin yol haritalarını. Hiç bilmediğim ülkelerin yüzölçümlerini hafızama kaydetmek istiyorum. İşime yarasınlar istemiyorum, kendi irademle öğreneyim yeter! Yıllardır bildiğim her şeyin kendi iradem dışında beynime sokulmalarına inat!

I see the many girls walking down the empty streets
Maybe once or twice one of them smiles at me
You can't blame anyone for saying hello
I say hey
I say hello… I say hello…

Kendimi hiç bilemeyeceğimi kanıksadım artık! Kimseyi de bilemeyeceğim.
Onun için 'merhaba' demek istemiyorum. Merhaba demek çok zor çünkü. Korkunç bir yöneliş var birine merhaba derken. Kendinden kopuş var. Başka birinin hayatında doğmak var. O sancıyı fiziksel doğumumdan sonra kimseye tattırmak istemiyorum bir daha.
Otel odasında kendi başıma doğabilmeliyim. Acısını kendimin çektiği.

Will it be me or will it be you?
One must stay and one must depart
You lying there in the St. James hotel bed
Like a Jesus of the moon
A Jesus of the planets and the stars
I say hello... hello... hello...

İşlerim var yapılacak. Benim bütün cümlelerim devrik kurulmaya muhtaçtır.
Devamını okuyun!

Aşk üzerine bir ortak yapım

(msn sohbetleri-1)

DUENDE:
ben neyi fark ettim biliyor musun?
Zosima
evet?
Duende:
pazar kanal d de romantik komedi diye adlandırılan amma ve lakin benim için korku filmlerinden daha ürkünç bir film seyrettim
Duende:
esas oğlan zengin , çapkın , uslanmaz bir serseri
Duende:
esas kızımız tam bir esas kız , taş gibi vücut ,diri ve dolgun göğüsler
zosima
: )
Duende:
kusursuz bir cilt ve iyi bir kariyer
Duende:
ve ikisi de birbirlerinden hoşlaşıyorlar
Duende:
sonra aşklarını sınayan bir sınav akabinde gelen bir ayrılık
Duende:
veeee o da ne
zosima
nee??
Duende:
esas oğlan kuyruğunu kıstırmış, hem dize hem de kıza gelmiş tüm romantik komedilerde olduğu gibi
Duende:
serseri aşık , esas kızın çabaları ile dize gelen bir aile babası oluyor
Duende:
ve bu tür filmler biz kadınlar için yapılıyor
zosima
öğretici filmler
Duende:
sanırım biz kadınların bilinç altlarında bu var
Duende:
yani birini dize getirme çabası
Duende:
sanırım bir nevi annelik içgüdüsü
Duende:
yani yaramaz çocuğu iyi bir evlat haline getirme
zosima
: )
Duende:
ki bunun stajını da çocuğumuzun babası olarak gördüğümüz damızlık sevgililerimiz de gerçekleştiriyoruz
Duende:
kadın ve erkek ilişkilerinin selameti için romantik komedilerin film sektöründen tasfiyesini talep ediyorum
zosima
kabul edilmiştir.
zosima
ama sanki böyle daha selametli gibi
hamletin tradi bir bu iki
tam bir klsik
aşk kişinin erkek olduğunu (veya kadın) hissettirir
Duende:
yani cinsiyet ve kabul görme üzerinden dönüyor aşk
zosima
evet. aslında öyle.
zosima
hayatını bir noktaya bağlıyorsun bir iple..
Duende:
Yani odaklanmak gibi.yoğunlaşıyor hayatın, daralıyor, küçülüyor, dolayısıyla konsantre bir hayat
zosima
evt. aşk tehlikeli tabi. öyle oyuncak değil..
zosima
bi de sanat.
zosima
önemsemek, ilgilenmek filan da lazım
zosima
çarçur edilmemeli.
Duende:
dikkat ettin mi? Romantik komediler hep mutlu sonla yani evlilikle bitiyor kısacası aşkı çarçur etmelerine izin vermeden mutlu son.Evilik sonrasında neler oldu ve hala mutlu son devam ediyor mu bilmiyoruz.Ki burdan da şu sonuç çıkıyor : hayatımızın dışında kalana aşık oluyoruz
orda bir sorumluluk yok çünkü.
Sadece bizim imgelerimizle şekilleniyor ''O''
Zosima
evet buna tamamen katılıyorum. Dışarıda olmalı
çıkış kapımız çünkü o
Duende:
zamanla hayatımızın içine girince bizden bir parça sayıyoruz onu , sorumluluk alıyoruz , beklentilerimiz oluyor
zosima
insanlaşıyor
Duende:
evet insanlaşıyor ve insanlaşması ile ilişkide Patolojik sorunlar baş gösteriyor
zosima:
sağlam bi akıl yürütme.
Duende:
Ama kaçınılmaz son bu.
zosima
karmaşık olan tarafı ne peki?
Duende:
Karmaşık olan bu tespitler değil bu tespitleri yapana kadar yani ayrılık acısını atlatana kadar geçirdiğimiz travmatik ve trajik dönem.Ki bir de ilişkinin yaşanmama durumu yani ötekinin bizi beğenmemesi istememesi var. -
işte o zaman da beni tanımadığı için sevmiyor diyoruz çünkü sevilesi ve ilginç yaratıklar olduğumuzu düşünüyoruz
zosima
evet. Başka türlü de olmuyor ki. Hayat o kadar acımasız olduğundan belki
Yani o kadar kötü bir dünya var ki kişi kendini temiz ve iyi varsayıyor
Duende:
Ki hayatla kıyaslarsan öyle.
peki hayat kirli ise kişi kendini nasıl temiz hissedebilir ki?
zosima
tam da bu yüzden temiz hisseder...
günde binlerce kişi açlıktan ve savaştan ölürken sen hiçbi kötülük yapmıyosun
Duende:
Yani dünyadaki kötülklerle kıyaslarsan sen melek oluyorsun ve dolayısıyla ilgiyi ve sevgiyi hak ediyorsun
zosima
kişi kendini bu yüzden doğru tanımlayamıyor
Duende:
elbette suçsuz değil kimse ama o kadar büyük suçların işlendiği bir yeryüzünde bizim işlediğimiz suçlar, yaptığımız kötülükler ufacık görünüyor
zosima
dolayısıyla herkes masum..
Duende:
o zaman o kadar büyük suçları işleyenler de masum
Duende:
çünkü biz onların hikayelerini bilmiyoruz ve hikayelerini bildiğimiz andan itibaren empati kuruyoruz ve masumlaştırıyoruz
Duende:
Mesela bir dizi de herkes esas kadın ve erkeğin aşkını gıpta ile izliyor
Duende:
aslında kadın adamla para karılığı yatıyor dizinin başında ve adam da kadın ondan yardım istediğinde yatmayı teklif ediyor
Duende:
sonra adam ve kadının hikayesini öğreniyoruz ve ahlaksız olarak nitelemeyip masumlaştırıyoruz.Kısacası kendimizi iyi hissetmek için başkasına da iyi diyoruz
Devamını okuyun!

Pazartesi, Nisan 28

Mavi Uçaklı Havalimanı

Enflasyon. İşsizlik. Taksim Meydanı ve 1 Mayıs İşçi Bayramı. Su, hububat, ve şimdi bakliyat sıkıntısı. Kapatma davası. Sınır ötesi, berisi, kenarı operasyon. Maden arama çalışmaları. Orman alanlarının satışı. Denizlere yapılan dolgular. Nükleer. Dağdaki çoban. Pusu. Vadi. Şehit cenazesi. Canlı bomba. Hakan Şükür. Fethullah Gülen. Sawyer. Mavi kutu, kırmızı kutu. Döviz, faiz. Başörtüsü sorunu veya serbestisi. Mahalle baskısı. Tecavüze uğrayan barış gelini. Tepkisel muhafazakarlık. Gebzeli kadın. BaBa ZuLa konserinde sahnede oynayan dansöz. Üç çocuk beklentisi. Skandal.

Bunlar, bu aralar, veya bir kısmı her zaman, bu ülkede, bazı insanların akıllarından geçirdikleri, arkadaşlarıyla paylaştıkları, röportajlarda geçen, tartışma programlarını ve haber bültenlerini süsleyen sözler, kelimeler, kavramlar.

Bir kısmı benim de aklımdan geçiyor. Kimi diğerine göre daha fazla zihnimi meşgul ediyor. Kimi hakkında bir düşünce veya tavır oluşturabiliyorum. Ama genellikle kolay olmuyor.

Bu kavramlar kafamda neredeyse her zaman en az bir imgeyle beraber canlanıyorlar. Ve bunlar genellikle çok hoş olmayan durumların kareleri oluyor. Üst üste oynatıp film yapmaya çalıştıkça ve sonrasını görmeye uğraştıkça devamını getirmeye zorlandığım kareler bunlar.

Ama yukarıdakilerin hiçbiri kafamı mavi uçaklı havalimanı tabelası kadar meşgul etmiyor. Edemiyor.

Bu tabela yeni bir tabela. Ben yeni gördüğüm için değil, oraya yeni konduğu için. Konulduğu yer tam olarak Dışişleri Bakanlığı ile Sayıştay’ın arası. Hemen karşısında Dış Ticaret Müsteşarlığı ve onun da on adım ilerisinde Kültür ve Turizm Bakanlığı var.

Bunu buraya koyan Ankara Büyükşehir Belediyesi, yani “Avrupa’nın Başkenti” sloganıyla kendi halkını dolduruşa getiren İ. Melih Gökçek’in başkanı olduğu mahalli yönetim. Bu bir yerin başkenti olma sendromunu başka halklar da yaşıyor mu acaba? Mesela Gaziantepli Gökçek’in memleketine de “Güneydoğu’nun Paris’i” deniyor. Güneydoğu derken kastedilen Anadolu yarımadasının güneydoğusu, daha ilerisi değil. Hem neden Antep’e bir sıfat gerekiyorsa Gazi yetmiyor da, bundan çok değil doksan yıl önce oraları işgal etmeye yeltenen kültürlerin başkentlerine benzetilmeye çalışılıyor bu şehir?

Bu tabela bana çok şey anlatmaya çalışıyor gibi geliyor ilk başta. Her şeyden önce, bu tabelanın altında yeterince beklersem, Esenboğa’ya gidebilecekmişim gibi geliyor. Sanki belediye, şehir merkezinden 35 km. ötede kurulan havaalanına, HAVAŞ soygununa maruz kalmadan, sadece bir belediye otobüsü biletiyle gideceksin der gibi koymuş bunu.

Ama buna pek inanasım gelmiyor ona baktıkça. Bu inançsızlığın sebebi, bu imgenin, bulunduğu yer itibariyle Türkiye’nin dışa açılan en önemli devlet kurumlarının göbeğinde bu kadar çağın gerisinde kalmış bir uçak imgesi olması ile alakalı değil. Sorun şu ki havaalanına gittiğimde böyle bir uçak görebileceğime inanamıyorum sadece. İnsanı anında yabancılaştıran bir etksi var bu saf, çift pırpırlı kuşun. Recep Tayyip Erdoğan acaba böyle bir uçakla mı gitti Katar’a? Bir zamanlar matbaayı şeytan icadı olarak gören zihniyetin uzantısı olan “Batı’nın ahlaksızlıkarını aldık ama en azından en eski modelini, çok ucuza aldık” düşüncesinin hayat bulmuş hali mi yoksa o bindikleri?

Derdim ukalalık yapmak veya haddimi aşmak değil; sakın yanlış anlaşılmasın. Ama kafanız almıyorsa böyle de anlaşılabilir. Keza bu durumu benim kafam almadı. Hissi davranmamak adına, bu ülkenin her Uğur Dündar izleyerek büyümüş evladı gibi, hatta bu eleştirinin en temel dayanak noktasının çürümesi pahasına, ben de araştırmamı yapıp öyle konuşmaya karar verdim. Beklenenin aksine, EGO Otobüs İşletmeleri Müdürlüğünden edindiğim bilgiler hiç de çarpıcı ve şaşırtıcı değildi. Gerçekten de 442 nolu sefer vardı ve gerçekten de Sayıştay’ın önünde yeterince beklersem, en fazla yirmi beş dakika, AŞTİ’den gelen mavi beyaz otobüslerden birisi 3 YTL karşılığında beni Kızılay ve Ulus güzergahı üzerinden havalimanına götürecekti. Sefer 2008 Mart ayının 15’inde hayata geçirilmişti.

Görülen o ki tabela doğru yerdeydi ve doğru anlamı taşıyordu. Peki ben neden rahatsızdım, neden bu tabelayı gördüğüm anda kafamda yeşeren sorulara cevap bulamamıştım hemen ve neden her şeyin göründüğü gibi olması yetmemişti bana?

Öncelikli olarak problem benim kafamdaki uçak imgesiyle ilgili. Ben derken de modern insana ve içinde yaşadığı çağa dair bir genelleme yapma hakkımı kullanıyorum izninizle. Ve kendime sorduğum soruyu size de yöneltiyorum: Bu güne kadar benim alışık olduğum, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından coğrafi bilgi levhalarında kullanılan evrensel uçak nereye uçmuştu? Öykündüğümüz Avrupa’ya, Amerika’ya bu uçaklarla gitmemiş miydi devlet erkanı, turistler, akademisyenler, dil okulu ayağıyla askerlikten kaçan pop star alaturkalar? Onu da geçtim. Memleketlerimize Van’a, Kayseri’ye, Trabzon’a veya tatillerimize Antalya’ya, Bodrum’a, Kıbrıs’a her geçen gün artan özel havayolu şirketleriyle daha daha, çok daha ucuza, havalara uçarak yine bu jet kılıklı uçaklarla gitmemiş miydik?

Özetle, en son ne zaman böyle bir uçak ile toplu taşıma yapıldığına şahit oldunuz? Bu vasıta en iyi ihtimalle, bir Indiana Jones filminden çıkmışa benziyor. Hani şu, Indy’nin bir yerden diğerine uçtuğunu göstermek için arkasında kesik kesik çizgiler bırakarak dünyayı arşınlayan uçak imgesinden bahsediyorum. O zaman neden bu antik uçak resmiyle yetinelim ki? Velev ki neden bir de hidrojen gazlı zeplin koymayalım yanına?

Anlamsız, çirkin ve mahkemeler tarafından imha kararı verildiği halde öylece yapıldıkları yerlerde durmaya devam eden yapılara, bile bile lades modunda çektiğimiz su sıkıntılarına alışmıştık. İstisnasız bütün bir şehri devasa bir labirente, sakinlerini de tırlatmış deney farelerine çeviren tek yön uyglamalarına alışmıştık. Tam on senedir her yaz, her sene Eskişehir yolu boyunca bir yol çalışması yapılmasına, açık renk asfaltın koyusuyla değiştirilmesine, yolun genişletilmesine, refüj tipinin değiştirilmesine, genişletilmesine, daraltılmasına, ağaçlandırılmasına ve hatta ağaçlandırılamamasına, refüj taşlarının renk ve boyut değiştirmesine alışmıştık. Yol boyu dikilen, yaya üst geçitlerinden çok kitsch ve arabeskin kıro bir sentezinin ötesine geçemeyen neon ışıklı mimari hilkat garibelerine alışamasak da, alışırmışız gibi yapmıştık (Ama mesela, Kuğulu Park sakinlerinin de yıllardır yaşadıkları yerden alınıp, soğuk ve susuz bir yeraltı banyosunun kirli fayanslarına hapsedilmeye çalışılmasına hiç alışamamıştık). Son beş senedir yapılmakta olan metronun bir türlü bitememesine alışmıştık. Çağlayan kavşağına yapılan ışıksız geçidin bir senedir bitirilememesine alışmıştık. Elli saniyede geçilecek yollarda yirmi beş dakika harcamaya alışmıştık. Her seferinde “Bu sıkıntıları çekiyoruz ama en azından bundan sonra buralardan çok daha rahat geçeceğiz” dedik durduk, ne uğruna neden ödün verdiğimizi unutarak.

Yiğidin yoğurdunu yedik ancak hakkını yememeliyiz. Bu tabela kuru işlerin yanında yaşın yanmaması gerektiğinin anlatan bir anıt niteliğinde. İşte bu yüzden de bu tabela kayda değer bir manevra sanırım. Bekleme yok, eziyet yok. Plansız programsız, keyfince yapılan hizmet görünümlü işkence yok. Çığırtkanlık yok; popülist, taraftara oynayan politikalar yok. Bitmemiş işleri bitmiş gibi sunan, hizmeti lütuf gibi hissettiren “hayırlı olsun” afişleri, pankartları, ışıklandırılmış yol levhaları yok. Belediye sarayından direk halka arz: Mavi Uçaklı Havaalanı. Bir çeşit zihinsel zaman makinesi. Teşekkürler Türkiye’nin en romantik hissiyatlı amblemlerinin belediye başkanı. Kıymetini bilememişiz.
Devamını okuyun!

Salı, Nisan 15

Gitmek...

Gittin…

Sen giderken baktım arkandan ve sustum sadece…

Konuşup söylemem gereken şeyleri söyleyemedim, harfler karıştı beynimde. Ne cümle kurabiliyor ne de kelimeleri bulabiliyordu aklım!

Sen giderken sustum ben. Giden geminin ardından bakakaldım öylece. Ellerim titredi, bir damla kan aktı gözümden. Elime baktım; bir mendil vardı, senin mendilin. Gözümden akanları ona sildim. Yetmedi sanki bu bana, tekrar baktım mendile ve denize bıraktım onu sonra. Gözyaşlarımı bir tek o anlayabiliyordu çünkü. O sonsuz deniz, gözümden akanlara eş değer olabilirdi sadece.

Sen gitmeden önce, kocaman sarılmıştım aslında sana. İçimde hissetmiştim kalp atışlarını, ama yetmemişti galiba. Nefesin değerken yüzüme canım yanmıştı, ama yine söylememiştim bunu sana. Söylememeliydim çünkü! Söylesem gitmezdin, gidemezdin.

Gitmeliydin…

Beni bırakıp gitmeliydin sen. Benden uzakta da yaşayabilmeliydin. Yaşayacaksın da… Önce dudaklarımı unutacaksın, sonra ellerimi, bana nasıl sarıldığını unutacaksın. Yavaş yavaş dokumu, kokumu silecek yüreğin. Sana nasıl baktığımı anımsamaz olacaksın. Sonra yorgun olacak siluetim beyninde, yok olacağım gözlerinde. İşte unuttuğunda gözlerimi, tüm anılar yalan olmuş bir şekilde dökülecek dilinden. Yardım bekleyen bir hata gibi olacağım içinde sadece. Anlamını yitirecek gizemim. Sırlarımı unutacaksın.

Bakacaksın…

Elinde tek bir fotoğraf karesi kalacak, ucu yanık. Bakacaksın ona eski bir eşyaya bakar gibi. Kim bilir belki küçük bir gülümseme yaratır yüzünde. Belki fırlatıp atarsın bir kenara, buruşturup çöpe attığın kağıtlar gibi. Kim bilir belki yakarsın onu, sokaktan aldığın çakmakla karanlıkta…

Sorular soracaksın sonra kendi kendine…

Nedenler arayacak ama bulamayacaksın. Hayatın bize "güzel" yüzünü göstermediğini işte o gün daha iyi anlayacaksın. Aslında hiç yaşanmamış olan bu mutluluk acı verecek sana içten içe, aklına geleceğim bir an, sadece o kadar. Ne yüzümü, ne gözlerimi, ne dudaklarımı, ne ellerimi, ne tırnaklarımı, ne saçlarımı, ne de yüreğimi özleyecek yüreğin. Bense, kırık kanatlarımla hala seni bekliyor olacağım yıllar sonra, yine bu rıhtımda.


Gittin…

Sen giderken baktım arkandan ve sustum sadece…


23.02.2007
Cuma
03:07
Devamını okuyun!