Cuma, Mart 14

Cumartesi, Mart 8

Avare bir çift günün ertesi

Avare bir çift günün ertesiydi
Çekilmişti göz pınarlarim dahi
Önceki günün kuraklığında
İçtiğim biraların azizliğiydi ya da
Sandım ki düzelir her şey
Bir ayar çeker tabiat ana
Tabiatım…
Sıfırlanırım.

Yanıldığım sonsuzca barizdi
Binlerce vurmuştu hayat bu defa
Günlerin kuraklığında, sefildim
Yahut züccaciye dükkanında bir fildim.
Devamını okuyun!

Cumartesi, Mart 1

Beklenen

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
(necip fazıl)
In your house I long to be
room by room patiently
I'll wait for you there
like a stone
I'll wait for you there alone
(audioslave)

Devamını okuyun!

Salı, Ocak 29

Midas'ın Kulakları

Kulaklarım bugün çok kaypak
Bir saray soytarısının dili kadar kıvraklar
Ve bir o kadar da sorumsuzlar
Berberimin ellerinden yağlı birer pehlivan gibi kaçıyor
Ve makasın koşan bacaklarına atıyorlar kendilerini

Soytarının kelleleri uçurulmayı bekliyor
Ha bugün, ha yarın...

Bir arkadaşım topa basmak ile ilgili bir bukle felsefe yapmıştı bir keresinde. Kendisi bırakın futbolu, benim bildiğim kadarıyla herhangi bir spor dalıyla doğuştan alakasızdı, araba kullanırken sakız çiğnemek spordan sayılmıyorsa tabi. Çok uzun sürmedi bir benzetme yaptığını anlamam. O da benim bu dahiyane bakış açıma hayrandı zaten hep. Ne kadar da çabuk farkediyordum herşeyi. Kahretsin. Doğruydu. Bundan utandığım zamanlar, çabuk farkettiğim bir şeyi "normal" süreç geçene kadar içimde sakladığım anlar artık hatırlamak istemediğim kadar çoktu. Ben de herkes gibi olmak istiyordum. Çocukluğunu yaşayamayan yoksul bir piç gibi, zenginlikten geberen ama sevgiye muhtaç bir züppe çocuğu gibi, elindeki ile mutlu olabilecekken hep daha fazlasını alamadığı için ezilen orta sınıfa mensup bir vatandaş gibi, ben de normal olmak istedim hep. Ama artık çok geçti normale dönmem için, bana olan olmuştu vaktiyle. Zira biraz anlamamış gibi yapsam da şehla bakışlarımla, ben onun futboldan bahsetmediğini çakmıştım çoktan.

Topa basmak, futbolda, rakip oyuncuların ve kendi oyuncularının sahaya dağılımını görmek için bir oyuncunun resmen topun üstüne ayağıyla basarak etrafına bakındığı andır. Ne kadar da güzel bir andır aslında o: umut ve yakarış dolu; potansiyel, enerji, seçenek, zafer ve yanlış giderse, yıkım dolu. Bekleyiş ve gizem dolu.

Ben bunların hepsine buradan bir "Hayır!" diyorum. "Olmaz olsun böyle şey" diyorum. "Dağ başını duman almış, mor ve ötesi nerede?" diye de soruyorum. Ve cevap veriyorum kendi soruma: "Topa basan top olsun, ben şutumu çekerim." Kahrolsun takım oyunu, kahrolsun turnuvalar, kahrolsun yarı finaller ve kazanılan kupalar. Bunlar çok zaman alıyor. Benim bu kadar vaktim yok. Ben hemen kaybetmek ya da hemen kazanmak da istemiyorum, direk diskalifiye olmak niyetim. Bu çok çirkin bir oyun oynadığımız ve zorla girdiğimiz bu oyunda birisinin canı yanarsa, sorumlusu ben olamam. Sen beni hiç oyun olmadan anla istiyorum. Ne düşlüyorsam sen de bil istiyorum.

Kulaklarım pek kaypaklar bugün
Duymak istediklerini duyuyor
Dinlemek istediklerini seviyorlar sadece
Bolluk borazanının başına dayanmışlar sanki
Sevdikleri için açıyorlar kendilerini

Açlıktan ölmelerine pek az kaldı
Ha bugün, ha yarın...


Geçmişe ve Geleceğe dair Not: Bu yazı ilk olarak ali sağlam'ın renklidefter'inde yayınlandı. Sayesinde dolaylı olarak biz de bu blog alemine adım atarak, dilimizde biriken ve o söylenmedikçe solup kaybolan tadı dökecek bir mecra bulduk; kendisine sevgiler. İlk düz yazı denememe ilham veren bahsi geçen o arkadaş ise bazı şeylerin bir yıl gibi bir sürede, ki artık bizim için git gide kısalan bir süre bu, ne kadar değişebileceğini gösterdi. On yıldır günde bir paket--sektirmeden--içtiği kamyoncu sigarasını bırakıp, şimdi siz de kulaklarınızı iyi açın, düzenli olarak spora başladı. Geriye değişmeyen sadece bu denemenin ikinci yarısındaki söylem kaldı. Değişen ve değişmeyen şeylerin verdiği o paylaşımlık haz için, yine yeni yeniden...
Devamını okuyun!

Pazar, Ocak 13

Kimsesiz

İlk,

KİMSESİZ

Sabah olmuştu artık, zifiri karanlık yoktu; sonbaharın soğuk yalnızlığında vazgeçmemiş beklemişti sabaha kadar, ama neden güneş açmıyordu. Neden böyle olduğunu bilmiyordu, kaç gündür doğru düzgün yemek yememişti, karnındaki bu sancı acaba demin ağzına attığı küflü ekmekten miydi?

Aslında kendi seçmişti bunu, kendi istemişti yıllardır bu dört duvar arasında olmayı, kendi seçmişti bu kaderi. İnandıkları yarım kalmıştı ama unutmamış, hala aklında her an benliğindeydi. Penceresinde her gün aynı sahneler, küçük mutluluklar eski hatıralar; kendi istemişti bunu.

Kaç yıl olmuştu bu evde? İlk geldiği günü unutmuştu! Burası bir kaçış bir kurtuluştu o gün; ama unutulmuştu artık. Kendi seçmemiş miydi bu bir oda bir salonu, kendi seçmemiş miydi etrafı büyü ile çevrili bu evi, kendi örmüştü bu yıkılmaz duvarları ama artık üzerine üzerine geliyordu duvarlar. Sancıları artmış kendini doğan güne vermişti, hiç bıkmamıştı yıllardır her sabah o gökyüzüne bakmaktan, tek kaçış yoluydu bu, bu evden.

Yalnız yaşayan, tek başına, kimsesiz, zavallı biriydi artık; kimsesiz!

Eve geldiği ilk gün değiştirmişti lambaları yenilerini takmıştı, soft gözleri için; ama yıllardır sıcaklığından kararan ampüller artık kendini bile aydınlatmıyordu. Gün ışımıyor, güneş açmıyor ve lambalar aydınlatmıyordu.

Yazarların gazetelerde çıkan ölüm haberlerini hatırlıyordu; yazarın önemine, o günkü popüleritesine göre bazen ilk sayfada bazen sondan birkaç sayfa önceki kültür yazılarının ara satırlarında. Bugün ölse cesedi kaç gün sonra bulunurdu, nereye gömerlerdi hayatta kimsesi olmayan birini? Burada zaten bir tane mezarlık yok muydu? Bunlar neden aklına geliyordu.

Heyecanlanmıştı kalp çarpıntısını beyninde hissediyordu, uyuması gerekiyordu ama bu son nefesi de çekmesi lazımdı, beyni bu son dumanı istiyordu, belki biraz daha uyuşur belki biraz daha rahatlardı. Bir bardak su evet bir bardak su iyi gelebilirdi, ama çok uzaktaydı yalnız kalan bir insan kimden yardım isterdi. Sakinleşti, yolun başındaydı asla vazgeçmemesi lazımdı kalkıp penceresinden bakmalıydı güneş açmış mıydı, bahar gelmiş miydi?

Masasında duran, üniversite yılları boyunca okumak zorunda olduğu bu kitapların hiçbirini okumamıştı, modern çağın güzelliklerinden faydalanıp özetlerini ve eleştirilerini okumuş ve bunca yıl ahkam kesmişti. Neden şimdi neden onca yıl sonra bunları okumak istiyordu; neden şimdi yıllarca yazdığı bu yazıları, bu eve geldiği günden beri yakmadığı o soğuk ıssız şöminede yakıp yok etmek istiyordu, ne uğruna, neden şimdi ölmek istiyordu; yoksa yoksa değişecek miydi Kafka gibi ne olduğu belirsiz yaratığa.

“Her şey güzel, hayat güzeldir, her şey güzel olacak!” sinemada mı görmüştü yoksa bir şiirde mi okumuştu? Gerçekten sevgiyle çaldığı ıslığı, bir gün mutlulukla sevgiyle çalacak mıydı tekrar? Yıllardır çalmayan telefonun ahizesi artık tozdan renk değiştirmişti çalmıyordu, çalmayacaktı biliyordu! Allah kahretsin, insanoğlunun bu en modern çağında onun bu yalnız çığlığını duyup gelecek biri yok muydu? Yalnızdı, her gün su verdiği bu çiçekler ona ne kadar daha nefes verebilirdi ki?

Artık tek kelime bile yazamıyordu; küçük mutlulukları, çok eski zamanlarında, meraklılarına anlatılmak için, hikayelerinin satır aralarında kalmıştı.

Yeni doğmuş bebek gibi ağlıyordu, hayata merhaba dediği ilk anda yediği tokat canını acıtıyor zırlıyordu. Kan çanağı olmuş gözlerinin içine bakmak, kendini görmek için dikilmişti aynanın önüne. Hıçkırığı genzine yapışmış, nefes alamıyordu kendisi miydi bu aynadaki, kendisi miydi kaçıp buralara gelen, yıkıp yok eden, kendisi miydi ağlayan yalnızlığına kimsesizliğine?

Iago’nun çığlığı çınlıyordu kulaklarında; “Hey Tanrım böyle olduğunu rüyamda görsem kahrolayım inanmazdım!” En son ne zaman ruj sürmüştü? En son ne zaman allık fırçasını yanaklarına vurmuştu, kendini baştan yaratmak için? En son ne zaman şükretmişti tanrıya güzelliği için, yoksa hep Othello’nun kötü askeri Iago gibi haykırmış kızmış mıydı tanrıya? Cennete giden yolu ne zaman satın almıştı hatırlamıyordu bile.

“Bir kadın var tüm pırlantaların altın olduğuna inanan, …. Bir işaret var duvarda; yine de emin olmak istiyor, ….bazen kuşkuyla dolar tüm düşüncelerimiz…”

Neden şimdi Shakespeare benliğinde, neden şimdi Page kulaklarında!

Evet, gerçekten ölüyordu yani ölüyor olmalıydı! Hissizlik ihanet duygusuzluk tüm benliğini kaplamıştı! Sadece bir lokma ekmek çiğnemişti, tozlu telefonuna baktı, son bir çırpınış ama boşuna! Gözleri karardı, kulakları uğultulu, beyni sızlayarak kalbi durdu; kasları inanılmaz gelgitlerle kasılıyor sanki bedeninin içinde başka bir benlik yaşıyordu artık. Keşke zamanı olsa bu anı yazabilseydi; ölmüştü artık.

“Uç küçük kanat uç..” Kimsesiz…


İkinci,

BÜYÜ

Söylenen o dur ki; çok ama çok eski zamanlarda, insanoğlunun bu evrende yalnızlığına terk edilmeden önceki çağlarda, büyü cennet ve cehennem denen kapıların ardında kilitliymiş...
Devamını okuyun!

Cumartesi, Ocak 12

Aşk'ın Kanunu

Aşkın kanunu yazsalar yeniden, ben yine kanunsuz olurdum...


Ayrılığın kıyısından geçerken sigarayı bırakmaya çalışan bir kalemin karaladıkları..
Kavuşmanın ve tam bir senedir içmiyor olmanın anısına...

Devamını okuyun!

Pazartesi, Aralık 10

imge

İmgelerde aşk yada başka ….

Son parti. Saat 04:46. Masadakilerin yüzlerini seçemez oldu. Her şey bulanık. Elindeki titremeden dolayı kartlar yüzüne ılık ılık üflüyor. Destenin yarından fazlası bitti. İntihar. Bilinci, diğer oyuncuların ve yerde kalan iskambil kartları içinde dağılmış. Karo on veya sinek papaz! Karo on veya sinek papaz!! Kartı çekiyor. Allah kahretsin. Hadi güzelim, bebeğim, canım… Hadiiii…
Sigara. Yakamıyor sigarayı. Kulağında bir uğultu. Etrafı neden seçemediğini bilmiyor; gözlerindeki yaş mı? Desteye uzanırken parmaklarında yeni yanmış bir sigarayı fark ediyor. Kim yaktı? Bir an duraksayıp derin bir nefes çekiyor, hiç faydası olmadan. Diğerlerinin yüzlerini gözden geçiriyor. Tam anlamıyla donmuş. Nefes bile almıyorlar. Çektiği kartı diğerlerinin arasına yerleştiriyor. Hiç beklemediği bir kart! Eli bozup yeniden kuruyor. Titremesi bir kat daha arttı. Kararsızlık. Beklediği kartı değiştirme şansından başka bir şey olmadığını çözüyor. Bir an toparlıyor kendini. Sinek papaz beklerini bozup kupa kızına yer açıyor. Dirseklerini masaya dayadı. Derin derin burnundan nefes alıyor. Tek duyulan ses bu. Gözlerini dışarı çevirmeli. Kesinlikle dışarı. İçinde karanlık bir uçurumun olduğuna o kadar emin. Uçuruma sırtı dönük duruyor. Oturduğu sandalyenin arka iki ayağı uçurumun kenarında. Bakışları karşısında oturan adamın kahverengi ceketinin yakasına çakılmış. Elindeki titremeyi kontrol edip sağ kolunu hafiften oynatarak köşedeki kadehi alıyor. Büyükçe bir votka yudumu; hatta bardağı boşaltıyor. Bardağı yerine koyarken karo onu kahverengi ceketli adam sağındakine atıyor. Bir anda kalbininn yerinde takla attığını sanıyor. Kriz geçirmesi işten bile değil. Ama on’un çıkması iyi. Bozduğu seri. Adrenalin eroin gibi vücuduna yayılıyor. Kalbinden beynine, yanaklarına bir sıcaklığın ve uyuşmanın yayıldığını duyumsuyor. Soldaki kartını çekti. Adamın yüzündeki ufak bir kıpırtı sandalyeyi sarsıyor. İkinci bir mimik aşağıya yuvarlayabilir. Yüzü tekrar dondu. Yere kart attı. Korkudan tüm gücünün çekildiğini fark ediyor. Yerden kart çekmek için koluna omuzundan destek vererek büyük bir güçlükle uzatıyor. Kart kurşun gibi ağır. Kartt kurşşunn gibii ağırr… Çekince destenin iyice azaldığını fark ediyor. İki el daha ancak döner. Çektiği kartı bir pislikmiş gibi hemen elinden atıyor. Gözüne pencereden alaca karanlık gökyüzü çarpıyor. Onbeş dakikaya kalmaz gün ağarır. Bir an flaş patlar gibi bir görüntü geçiyor zihninden. Sabahın alaca şafağında apartmanın dış kapısının önüne dikilmiş, elindeki ondörtlüyü kafasına dayamış… Görüntü o kadar güçlü ki neredeyse zamanda kayma olduğunu düşünüyor. Zihninden kovamayacağını biliyor; o güç asla yok. Bir anda patlayan bu görüntü merminin beynine girme anı kadar hızlı, yakıcı ve yıkıcı.
Omuzlarında yüzlerce kilo var. Sandalyede dik oturmak için tüm çabasını harcıyor. Yalnızlık. Bir insan ne kadar yalnız olabilirse o kadar. Hiçbir şey düşünemeyecek durumda. Kalp krizi geçirme ihtimali geliyor aklına. Ama beyni hiçbir şeyi değerlendiremeyecek durumda. Aklına gelen şeyleri evirip çevirme yetisini kaybetmiş.
Sağdaki oyuncu sinek papazı elinden çıkarıyor. Bir insanın hayatı hiç umursanmadan ucundan tutulup çöplüğe atılıyor. İlk kez düşünebiliyor. Düşünebildiğinin farkında olmadan bu benzetmeyi yapıyor. İçinde ağır bir mağmanın aktığını duyumsuyor. Yakmaz mı bu mağma. Tüm iç organları ağır alevin içinde. Beyninden aşağıya doğru iniyor.
Karşısındaki çekti kartı. Her çekilen kart gibi bu da vücudundan et koparılmış gibi sıçratıyor. Etin kopması mühim değil. Sorun hayatta kalmakta; bekleyebilmekte kupa kızını…
Devamını okuyun!

Çarşamba, Kasım 28

Simitçi


İlk kelime en zorudur anlatmak için.
Merhaba. Günaydın. Selam.
Hangisini söyleyeciğine önceden karar ver.
Gün boyu çalış alnındaki teri silmeden. Ayakta. Bacağın ağrır. Ayağın kasılır.
Oturarak. İki büklüm. Sırtın ağrır. Popon uyuşur.
Şimdiden yaşlandım deme bana.
Hastan, müşterin, öğrencin, patronun, iş arkadaşların, belki de baban.
Herkes senden en iyisini bekler.
Yüzde altmış performansını yüzde yüzyirmi gösteren bir “yüz” ifaden vardır.
Kendin bile inanırsın aynaya.
İşlerin işyerinin dışında da seni bekler.
Sigorta/vergi/fatura, doktor randevun, arabanın servisi/yıkaması, biten doğalgaz, ve yapman gereken sayısız telefon konuşması.
Gece olur. Eve gelirsin. Eşin seni bekler.
Yemekler, bulaşıklar, çamaşırlar, temizlik, elektrik arızası, yanan ampul, ilgi bekleyen perdeler. Aksiyon-reaksiyon.
Peki ya diziler, filmler, alışverişler, dışarı çıkmalar, arkadaşlar, alkolizm.
Keyif aldığın şeyler bile senin uykundan çalan detaylar saklar kendi içlerinde.
Kafanı kaşımak istediğini bile unuttuğunu hatırlarsın.
Hadi git duş al.
Sonra tırnaklarını kes.
Hijneyik dünya sensiz bir hiç.
Belli belirsiz saatler silinip gitmiş, sen farkında olmadan Cumartesi de tükenmiştir fazla mesaide.
Çıtır tazelikte nevresimler senin ve Pazar sabah erken kalkmak zorunda değilsin.
Nihayet istediğin kadar uyuyabilirsin.
Ama senin dışında, seni bilmeyen ve bilmek zorunda olmayan koca bir şehir yaşamaktadır.
Bütün yaşadığın ilişkilere rağmen sen bu denklemin kaydadeğer bir parçası değilsindir ve bu gidişata dur diyecek gücün olmadığını bilirsin çünkü buna inandırılmışsındır.
Sakın anlatma fikirlerini. Yapmadığın sürece sana gülerler.
Uykunda bile.
Tek başına kalabildiğin rüyaların kaçış gibi görünse de, onlarda kendin olamazsın.
Doğadan bu kadar uzak ve suni bir hayat seçtiğin için, doğası gereği beynin sabaha kadar sana hatırlamakta güçlük çekeceğin sayısız gölge oyunu sunmayı planlamıştır yine.
Huzur, sabah 8’den sonra her uyandığında, Pazar olduğunu bildiğin için tekrar derinlere dalabileceğini hissettiğin o birkaç saniyelik sersemlik anlarına sıkışmıştır.
Sıcacık bir okyanus gibi bekler uykun.
Bir hareketlenme veya perdenin arasından sızan güneş ışığı yetmeyebilir.
Kendi katıksız hayatını yaşayan simitçidir mutlak kurtuluşun.
O anlamsız gibi görünen saatlerde, sana yıllardır birşey ifade etmeyen abuk ve arabesk haykırışıyla inletir oturduğun sokağı en az onbeş kere o sabah.
Ve birden, senin o anı dilediğin kadar yaşaman için gönderilmiş bir şehir şovalyesi rolüne bürünür yarım kalan çarpık rüyalarının arasında.
Mesajı nettir artık o andan ebediyete: “İyi uyuyun yorgun kentliler, bugün sizin gününüz.”
Bazen, ilk kelime en zorudur anlamak için.

*sweet dreams: tatlı rüyalar
not: çizimdeki “dijital” yardımlarından dolayı zeytin’e teşekkürler.
Devamını okuyun!

Perşembe, Ekim 4

Kim Evleniyor, Kim Öldü?

Mekan: Ortadoğu Teknik Üniversitesi, ODTÜ Stadyumu.
Etkinlik Sebebi: 2007-2008 Eğitim Yılının Açılışı
Tarih: 29 Eylül 2007 Cumartesi, 21:00
Organizasyon: LEO
Sanatçı: Goran Bregoviç & Düğün ve Cenaze Orkestrası (Wedding and Funeral Band)

Ankara’da insanlar hem eylül ayının hem de sonbaharın son sıcak anlarının keyfini çıkardı bugün ve saat yediyi geçerken gün karanlığa kaçmaya başladı bile. Güneşin kaybolmasıyla hava insanı ürpertmeye başlıyor. Kafanı kaldırıp bakıyorsun. Havada tek bir bulut yok. Yıldızlar tek tük de olsa gökte serpilmiş parıldıyor. Ay da, iyi bir yer kapmak için adeta saat sekizde bizimle beraber stadyumda yerini alıyor yavaşça. Sanki küçük bir çocuğun ucundan ısırdığı vanilyalı yuvarlak bir bisküvi bu akşam.

“Ankara'da yıllardır yapılan en görkemli konser olacak” sloganıyla tanıttı biletix etkinliği. Konser biletinin üzerinde zekice belirtildiği gibi Sırp asıllı Boşnak müzisyen ve bestekar Goran Bregovic ilk defa Ankara’da. İnsanların içi kıpır kıpır, konser öncesi banttan çalan müzikle bile oldukları yerde oynuyorlar. Bir saat içinde stadyum sıraları tamamen Bregovic’in müziğini bilen insanlarla dolacak. Çingene müziği, çigan müziği, balkan müziği, dünya müziği, ne derseniz deyin, yerinizde durmakta zorlandığınız anlar olacak. En azından buna inanmak isteyen bir kalabalık var...

Türkiye standartlarında ünlü bir yabancı sayılır Bregovic. Hem Avrupa sinemasında hem de Hollywood’da saygıdeğer bir yer edinmiş olan Emir Kusturica’nın başarı elde etmiş film müziklerini yapan kişi kendisi. Johnny Depp ve Faye Dunaway’in başrollerini paylaştığı Arizona Rüyası (Arizona Dream) filmini seyretmemiş bile olsanız, sözlerini Iggy Pop’un yazıp seslendirdiği “In the Deathcar” şarkısını veya Cannes’da 1995’de Altın Palmiye alan Yeraltı (Underground) filminin müziklerinin ününü duymamış olmak neredeyse zor. Son olarak Kara Kedi, Ak Kedi (Black Cat White Cat) filminde Kusturica ile beraber çalışan Bregovic, Türkiye’deki popülerliğini büyük oranda Sezen Aksu’nun 1997 tarihli “Düğün ve Cenaze” albümünün müziklerine imza atmış olmasına ve onunla konserlere çıkmış olmasına borçlu.

Uzun lafın kısası, bu adamı tanıyoruz ve bayağı bir seviyoruz aslında. Yeni öğretim yılı vesaire aslında hikaye tabii, amacımız amaçsızca eğlenmek. Konser saatini beklerken yanımda oturan kızarkadaşım soruyor, acaba tam dokuzda başlar mı diye. Bütün kötümserliğimle tabii ki hayır diyorum, hangi konser vaktinde başlar ki. Bir de aklıma ODTÜ stadyumda seyrettiğim ilk konser geliyor. Yedi sekiz sene önce Yeni Türkü gelecek. Ama onların sahne almasına izin vermeden, bir grup sol eğilimli genç stad kapılarını kırdıktan sonra, koşarak sahneyi ele geçiriyorlar, ve koparabildikleri o birkaç saniyede pankart açarak mikrofondan slogan atıyorlar. Unutulan devrimden ve içi boşaltılmış ideallerden doğru düzgün bahsedemeden seyircilerden yuhalanarak sahneden indiriliyorlar.

Ben bunları anlattıktan kısa bir süre sonra, stadın bir tarafından ellerinde tuttukları büyük beyaz bir bezle bir grup genç alkışlar arasında seyircilerin arasından oturma alanının ortasına doğru ilerlemeye başlıyor. Yürümeleri bittiğinde görüyorum ki bezin üzerinde “Müşteri Değiliz” yazıyor. Geçerliliğini yitirmiş ve inandırıcı görünmekten uzak bir söylemin son serzenişleri için yine yanlış bir mekan, yine yanlış bir zaman. Bazı şeyler demek ki değişmiyor. Yoksa bu arkadaşlar Kızıl Rusya’ya doğrultulmuş bir tabanca olarak planı çizilen ODTÜ kampüsünün tetiğinin içinde oldukları efsanesini bilmiyorlar mı? O tetiği oluşturan stadyumun sıralarına uzaktan bakıldığında artık “devrim” yazmadığını görmüyorlar mı?

Nihayet saat dokuz oluyor ve neredeyse o an, bir dakika bile geçmeden konser başlıyor. Kızarkadaşım ellerini çırparak seviniyor, aa tam vaktinde başladı diye. Arkamda duran ODTÜ mezunu şahsiyet Türkiye’de yaşayan biri olduğunu unutarak “Burası ODTÜ tabii” diyerek samimi bir gurur belirtisi gösteriyor. Ve konser son sürat başlıyor. Bregovic ve bol üflemeli enstrümanlarla donatılmış ekibi tam gaz veriyor coşkuyu. Herkes ayakta ve zıplamakla meşgul. Müzik kalitesi ve sunum doyumsuz. O kadar ki, insanlar tekrar yerlerine oturmamaya direniyor. “Otursana birader” gibi makul bir isteği “Konsere geldik kardeşim, ne oturması” gibi bir sitem karşılayabiliyor şappadanak. Sanırsın ki Wembley’de Queen’in son konseri.

Herşey çok güzel başlamıştı oysa. Günboyu hava sıcacıktı. Akşam oldu ay çıktı. Konser tam zamanında problemsiz başladı. Ama burası ODTÜ. Olaysız konser istemiyoruz. Başlayalı sadece 25 dakika olmuştu ki, sahnenin sağ kanadında kalan tellerin olduğu yerden insanların çim sahanın üzerine doğru koşmaya başladığını görüyoruz. Bunu gören o arkamdaki ODTÜ mezunu insan onları gösterip “aaa- süper” diyor otuziki dişiyle. Ben bunun neden sevindirik olunacak birşey olduğunu anlamaya uğraşırken, yüzlerce kişi çoktan sahnenin sağ tarafına yığılıyor. On kişilik güvenlik grubu ne yapmaları gerektiğini çözmeye çalışırken, bizim neyimiz eksik mentaliteli sol kanat da telleri deliyor ve sahaya akın ediyor. Sanırsın ki Diyarbakır’da kadınlara özel stadyum konseri veren İbrahim Tatlıses’in bir şekilde içeri girmeyi başaran erkek hayranları koşuyor sahneye. Sene 1995, Yeraltı’nın gösterime girdiği yıl. Gerçek olay.

Bregovic ve ekibi bütün soğukkanlılıkları ve profesyonellikleri ile, ve belki de cenaze ve düğünlerde şarkı çalmanın verdiği disiplin ve deneyim ile, müziklerini sakince icra etmeye devam ediyor. Yarım saat içinde etrafları tamamen çevreleniyor. Güvenlik çaresiz izliyor, ama protokol seyircisi, önündeki kalabalıktan bi halt göremez halde. Koşu yolundaki toz toprak danseden deli gürühun ayağından havalanarak sahneden birkaç yüz metre uzakta duran biz seyircilere kadar ulaşıyor. Sahne ise tamamen toz toprak içinde, hafiften bir bulut bile var. Haber yapan kameramanlara malzeme çıkıyor, konser başında ünlüleri tespit eden kamera ışıkları şimdi tekrar yanıyor, devrimci gençlik müşteri olmadıklarının altını çizen bezi tekrar açıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Geliri ODTÜ Burs Fonuna aktarılacak konserde bunu yapmak niye? Sen müşteri değilsen nesin ey anarşist zevzek? Ne adam gibi bireysel gelişimini tamamlayabilmişsin, ne toplumsal otokontröle sahipsin. Ey okumuş etmiş sağduyulu, Türkiye’nin en prestijli kurumlarından birinin öğrencileri ve mezunları, az buz entel insanları! On yıllar önce ölen, sözde hala sahiplendiğiniz sosyalist ideolojinin ruhunu bir paçavraya sarıp toplulukların önünde tamamen alakasız bir olayda maskara etmek niye?

Eğer bu konseri veren Bregovic gibi bu coğrafyanın, bu kültürlerin bir insanı olmasaydı senin tozuna toprağına iki saniye daha orada durur muydu? Ne kadar canlı ve heyecanlı bir müzik çalıyor olursa olsun, senin şu yaptığın saygısızlığa tahammül eder miydi bir Amerikalı gitar virtüözü veya İngiliz bir grup? Ama Bregovic şarkı aralarında “Cool down, sit down, because I’m getting panicky!” (sakin olun, oturun, tırstım!) demek ile yetindi devşirme İngilizcesi ile. Bu kalabalıktan iyice aşmış bir grup ilerleyen dakikalarda sahneye kıçlarını dönüp ceza sahasının hemen dışında bir de kamp ateşi yaktı. Atmosferdeki mevcut toz toprağa şimdi bir de karanlık bir duman, pis bir is kokusu ve uçuşarak yanan küçük kağıt parçaları eklendi. Benim bir süre sonra nefes alıp verirken keyfim kaçtı. Sahnedekiler alet çalıyor, şarkı söylüyor, sanat yapıyor, sen daha durduğun yerde oturmayı beceremiyorsun bre mendebur hayvan!

Bu konser hiçbir şey için olmasa bile en azından “In the Deathcar” şarkısını canlı dinleyebilmek için değerdi. Bu konser Türkiye-İsviçre maçında, Trabzonspor maçında ve daha nice maçlarda sahada olanları daha iyi anlayabilmek için değerdi. Ne de olsa bu da bir açıkhava stadyum etkinliğiydi, insanlar sanat için bile olsa neden daha medeni—pardon sadece medeni—olmaya çalışsınlar ki. Konserin sonunda Bregovic ve müzisyenleri oradan nasıl çıktılar bilemiyorum. Sahaya koşan insanlar ile aynı trafiği paylaşmamak için son şarkıyı dinlemeden çıktım. Merdivenlerden inerken kafamı son kez yukarı kaldırdığımda, aydedeyi lunaparktaki gondolun çıktığı en tepe noktada asılı dururken gördüm.
Devamını okuyun!

Cumartesi, Eylül 29

Perşembe, Eylül 20


Devamını okuyun!

Pazar, Eylül 16

The Pilgrim

“Seyyah oldum ben bu alemde ,
Senin aşkından derbeder oldum”-
Replikas
“Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem,
Sevdiğimi son bir olsun yakından görem.”-
Barış Manço

“Neden konuşmuyorsun?”
...
“Davut?”

Yol uzun. Hava sıcak. Klima durmadan çalışıyor. Araba dizel ve yüksek devirde sürmezsen çekişten düşüyor.

Önümden akıp giden manzara ilk defa gördüğüm bir ülkenin topraklarına aitti. Kara topraklar, kızıl taşlar, sarı dağlar, yeşil ama cılız ağaçlar. Kayaların gölgesinde bekleyen dikenlerle kaplı kutsal topraklar. Dicle ve Fırat’ın doğduğu, tek tanrılı dinlerin kitaplarında geçen hikayelerin anlatıldığı topraklar. Kafamı çevirip Abdullah’a baktım. Hafif kambur, üstüne eğildiği direksiyonu iki eliyle tutmuş, önündeki kıvrılan yol yerine terleyen kalın kaşlarının altında süzülen gözleriyle bana bakıyordu. Hala cevap vermemi bekliyordu.

Heyelan tehlikesi. Bozuk satıh. Gevşek Şev. Yol yapım çalışması. Jandarma kontrol noktası. Düşük banket. Sollama yasağı. Yol boyu uyarı levhalarını koyan sanki varlığı on yıllardır sorgulanan otorite değil, buralardan geçmemizi istemeyen dağ taştı. Bu topraklar direnç gösteriyordu attığımız her adıma. İstemiyordu bizi. Hiçkimseyi istemiyordu belki de. Verimli toprak kıymet görmeyi bekledikçe küsmüştü onu vefasızca sahiplenenlere, mezar olmuştu kurda kuşa. Bin kilometre dere tepe düz gittik, ne bir atmaca gördüm, ne de yoldan geçmeye çalışan bir yılan. Terkedilmişti burası. Levhalar ve yüksek gerilim hatları olmasa, gittiğimiz yerlerde bir canlı göreceğimize inanmazdım. *Pop* “Local Area Connection: A network cable is unplugged”

Siirt’e akşama doğru vardık. Şehir merkezinde oranın çarşısı olarak nitelendirebilecek bir yerde yürürken Abdullah yerdeki taşları gösterdi. Bildiğimiz kaldırım taşlarından pek farkı yoktu bunların: gri, kocaman, kaba ve karaktersiz. Türkiye’nin bütün şehirlerindeki taşlardan bir farkları yoktu. Ama yanıldığımı anlamam için Abdullah’ın açıklaması gerekti. Bu taşlar Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hediyesiydi. Dört sene önceki seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilmesi vesilesiyle böyle bir jest yapılmıştı. *Dıp* “Yerel ağ bağlantısı yeniden kuruldu”

Siirt İçmesuyu ve Kanalizasyon Projesi ilin 2030 yılında kadar altyapı ve 100 yıla kadar da su sorununu çözecek olan proje sloganıyla KfW tarafından belediyeye sağlanan finansman sayesinde, Alman ve Türk şirketlerin kurduğu ortak girişimler ile hayata geçirilmekteydi. World Bank (Dünya Bankası). EBRD (Avrupa Kalkınma Bankası). EIB (Avrupa Yarıtım Bankası). KfW (Alman Kalkınma Bankası). Bu kuruluşlar sermayelerinin kaynağı ülkelerin politik ve stratejik çıkarları doğrultusunda dünyadaki ülkeleri kafalarına göre parsellemişler ve gelişmekte olan ülkelerin yerel yönetimlerine, mesela belediyelerine, yardım adı altında çeşitli hibe ve düşük faizli kredi olanakları sunmaktaydılar. EBRD ve EIB özellikle Polonya ve Romanya gibi Avrupa Birliği’ne girme sürecini yaşayan eski doğu bloğu ülkeleri ile Kazakistan ve Türkmenistan gibi soğuk savaşı kapitalizimin kazanması ardından Rusya’dan kopan “bağımsız” Türki cumhuriyetlerini kendilerine çekebilmek için buralardaki projelere destek oluyorlardı. Aynı süreç içerisinde bu bankaların Türkiye’de finansman sağladığı birçok proje olmakla beraber, KfW’nin Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illerine özellikle ilgi duyduğunu görmek için alim olmaya gerek yoktu. Malatya, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da geçtiğimiz senelerde tamamlanan altyapı projelerine Siirt ile devam edilmekteydi. Sırada Batman, hatta Adana vardı. Sen hiç Gogol Bordello’dan“Think Locally, Fuck Globally” şarkısını hicaz makamında dinledin mi?

KfW Türkiye şubesi yaklaşık beş sene önce Ankara’da açılmıştı. Cinnah’a yakın bir sokakta küçük bir büro. Gözünün önüne klasik bir Hans getir: besili, ince seyrek sarı saçlı, yanakları köylü pembesi, gözlüklü ve entel. Bu adam o Hans değildi. İlk açıldığı zamanlarda Alman müdürün her sabah Türk gazetelerindeki Güneydoğu, Abdullah Öcalan ve PKK ile ilgili haberleri tespit ettirerek Almanca'ya çevirttiğini öğrenmiştim. Oysa ben ekonomi sayfasıyla ilgilenmesini beklerdim. *Pop*
KfW Bankengruppe, Almanya'da, Avrupa'da ve yeryüzünde ekonomiyi, toplumu ve ekolojiyi teşvik etmektedir. Değişimi desteklemekte ve ileriye dönük fikirlerin motoru olmaktadır. Yaptığımız her şeyi mümkün olduğu kadar profesyonelce ve uygun fiyata yapıyoruz: Orta ölçekli işletmelerin veya girişimci teşviki, konut satın alma veya yenileme, çevre ve iklim koruması, ihracat ve proje finansmanı veya gelişmekte ve geçiş halinde olan ülkelerin desteklenmesi. [KfW tanıtım dökümanı]
İşte Türkiye tam bu son cümledeki son kelimelerdi. Usturuplu bir dilde “üçüncü dünya ülkesi” yazan yer. Bu adamların yaptığı Amerika’nın keşfinden sonra, eski dünya insanlarının kıtadaki yerlileri daha “sivil” daha “modern”, “tanrıya tapan mahlukatlar” olmalarını sağlamak için yaptıklarından farksızdı. Kendilerine bahşedilen sözde “kutsal” görevi yerine getirmeye çalışmalarından farksızdı. Al sana medeniyet, barut, ateş suyu, ve vucütlarınızın bağışıklığı olmadığı hastalıklarla bezenmiş battaniyeler, karşılığında istediğim tek şey üzerinde durduğun bir avuç toprak. Al sana temiz içme suyu, kanalizasyon, hijyen, ve mevcut entellektüel gelişiminizde bağışıklığınızın olmadığı demokrasi ve insan hakları fikirleri, karşılığında istediğim tek şey verdiğim paranın kat kat fazlası ve ikinizin üzerinde durduğu bir avuç toprak. Merak etmeyin ödemesiz dönem ve faizler çok kıyak, tahsilata çok sonra geleceğiz. *Dıp*

Batman şehir merkezinde kavşakta duran sembolik “at kafası”. Yere dalıp çıkmak yerine öylece duran petrol pompası. *Pop*
Bu kavşaktan beş adım uzakta duran Yılmaz Güney Sineması. Salonlarında bütün son dönem Hollywood filmleri. *Dıp*

Mardin üzerinden Şırnak’a gelirken Cizre yakınlarında bir şantiyede duruyoruz. Dicle’yi besleyen kollardan birinin kenarına kurulmuş. Aynısından Batman’da da vardı. Suyun kenarlarında biriken çakıl taşlarını 30 tonluk iş makineleri ile kepçe kepçe topluyorlar. Öğütüp çimento yapıyorlar. Çimentoyla inşaat yapıyorlar. Sonra yol da yapıyorlar. Sürekli. O kadar çok yapıyorlar ki bu aralar Abdullah bu makinelerden 100 adet satmış. Greyder, yükleyici, silindir, dozer, ekskavatör, ne istersen. Hepsi sarı, hepsi kocaman, hepsi çok para. Ama eğer leasing ile alırsan devlet 200,000 avroluk makineden bile tek kuruş KDV almıyordu. *Pop* Aynı devlet T.S. Elliot hayranı bir bakanlar kurulu tarafından yönetiliyordu herhalde ki 2006’nın zalim nisan ayında gecenin bir vakti 250 cc motor hacmi ve üzerindeki motosikletlere mevcut %18 KDV’ye ek olarak %36 gibi muazzam bir ÖTV getiriyordu. *Dıp*

Şantiyenin hemen ilerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait 4 adet tank konuşlanmış, Cizre’nin sırtına bakan dağlara doğru her 10 dakikada bir amansızca ateş ediyorlardı. 600- 700 metre uzaklıktaki dağ yamacına gerilmiş küçük birer sinema perdesini andıran beyaz bezleri vurmaya çalışıyorlardı. Gerçek mühimmatla. *Pop*
Şantiyenin sahibi bazen tv muhabirlerinin buraya gelerek görüntü aldıklarını ve o günün akşam haberlerinde “Kuzey Irak’ta Operasyon” adı altında yayınlanan haberde tankların arkasında kendi şantiyelerini gördüklerini anlatıyordu. *Dıp*

Evden çıkarken on sene önce doldurulmuş bir kaset almıştım yanıma. Yolda radyo çekmez, döndüre döndüre dinleriz diye. Bulabildiğim tek yabancı kaset buydu. Üstünde Eric Clapton yazıyordu el yazısını tanıdığım bir tükenmezle. Çalmaya başlayınca “Pilgrim” albümü olduğunu anladım. Siirt’ten Bitlis’e giden yol iki dağ yamacı arasındaki keskin bir vadide sık virajlar ve beklenmedik tümseklerle ilerliyordu. Vadinin dibinde Bitlis nehri ise kimseye dokunmadan mırıldanarak akıyordu. Suyun ne dediğini duyabilmek, dağların serinliğini hissedebilmek ve içeride dönüp duran bayat klima havasına inat biraz temiz hava alabilmek için arabanın camını indirdim. Güneydoğu Anadolu’nun dingin havası dağları beklerken, içeride usulca çalan Slowhand müziği elimden kaçırdığım bir balon gibi açık camdan uçarak göğe yükseldi. Belki de ilk defa bu dağlarda, bu yamaçlarda Clapton’ın ıslak ve buğulu sesi yankılanıyordu. Fazla dinlesen bile, Baba insanı gözyaşının eşiğinde tutuyordu ustaca. Elinde ağlak sazı, çığırttı ozan:

And how do I choose and where do I draw the line
Between truth and necessary pain?
And how do I know and where do I get my belief
That things will be all right again?
What words do I use to try and explain
To those who have witnessed all my tears?
And what does it mean to know all these things
When love's been wasted all these years
When love's been wasted all these years

Suyun mırıltısının yavaşça gürlemeye dönüştüğünü ve zirvelere doğru yükseldiğini sandığım bir anda kafamı camdan çıkarıp gözlerimi yukarı kaldırdım. Gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Ellerinde Kalaşnikoflarla, G-3lerle, roketatarlarla ve telsizlerle dağın tepelerine sırayla dizilmiş karanlık bir silüetten oluşan kalabalık bir koro gördüm. Bir tarafta kahraman askerler/ölümsüz şehitler, diğer tarafta vatan hainleri/bağımsızlık savaşçıları. Vadinin karşılıklı tepelerinden birbirlerine meydan okurcasına, yüzlerindeki kirle, çatık kaşlarıyla, çatlak dudaklarıyla üstada hep bir ağızdan eşlik ediyorlardı... Kara sevdayla tutuldukları bu kara toprak uğruna hepsi aynı yolun yolcusuydu. Kendimi Baz Luhrmann’ın yönettiği anakronistik bir müzikalin içinde kaybolmuş gibi hissettim. Hatta sanki bir sonraki sahnede Ahmet Kaya “Candle in the Wind” şarkısına kendi yorumuyla bir cover yapacakmış gibi garip bir his doğdu içime.

Dolambaçlı yolların bitiminde şehir çöplüğü karşıladı bizi daha herhangi bir bina görünmeden. Abdullah bu görüntünün Bitlis adına iyi bir turistik hamle olmadığı konusunda beni kısa sürede ikna etti. Elazığ, Kastamonu, Kırıkkale ve Türkiye’deki birçok il merkezi gibi Bitlis de tek bir caddenin etrafına kurulmuş küçük bir kasaba izlenimi veriyordu. Buluştuğumuz şahsiyet bütün hayatını Bitlis’de geçirmiş şehrin varlıklı ve nüfuslu simalarından birisiydi. Belki o gün yabancı birisini gördüğü için, belki de zaten içi dolu olduğu için anlatmaya başladı oturduğumuz yere giren ısrarcı dilenciyi kovduktan sonra.

“İnsanları onursuzlaştırdılar. İnsanları onursuz olmaya zorladılar. İnsanları onursuz olmaya alıştırdılar.”

Sürekli bunları tekrarlıyordu. Her “onursuz” dediğinde gözleri daha da açılıyor, kelimenin ortasındaki “r” harfine daha da vurgu yapıyordu. Sanki kendi söylediklerine inanamıyordu. İl ve İlçe Özel İdare Müdürlüklerine bağlı çalışan onbinlerce insanın hiç işe gitmeden devletten maaş aldıklarından bahsediyordu. İstanbul’da esnaflık yapan insanlar bunlar. Valilerin makamlarına gelerek kapısında ağlayıp yalvaran dul kadınlara, köy korumalarına anında 100’er lira para verildiğini söylüyordu. Ödenek ile karşılığı olan paralar bunlar. Seçimlerden önce muhtarlara, kaymakamlara, imamlara on-onbeş bin lira para verildiğini, büyük şehirlerde gökten hediye çeki olarak tonlarca para dağıtıldığından bahsediyordu. *Pop*Dıp*Pop*Dıp* Konuştuğu bir saat boyunca ağzında sigara eksik olmamıştı. “Zincirleme sigara içmek” bu gördüğün manzarayı anlatmaya yetmiyor, ama akla ilk gelen tabir bu. (bkz. Chuck Palahniuk, Choke)

Politika, rant, sahtekarlık kokuyordu her yer. Sömürü kokuyordu toprak. Ve şehirlerin üzerine çökmüş metan gazıyla burnundan girerek ciğerini yakıyordu. Asla bitmesi istenmeyen kavgada taraftı bu toprak. Cehalet, yerden biten yaban otları kadar sevimsiz ve yaygındı bu coğrafyada. Şimdiye kadar sadece Tunus, Tunalı ve Meşrutiyet caddelerinde dolanan sokak çocuklarının elinde gördüğün Teno marka kağıt mendillerin, güneydoğudaki bakkallarda rakipsizce satıldığı gibi yaygındı hem de. Ve ben daha hikayenin onda birini bile dinlememiştim henüz.

Standing in the shadows
With my heart right in my hand,
Removed from other people
Who could never understand
I was a pilgrim for your love

Silvan üzerinden Diyarbakır’a dönerken yolun son kilometrelerinde arkamızdan kovalayan birileri varmışçasına hızla ilerliyoruz. Sadece iki şerit gidiş geliş olan yolun sonunda yerden bir karış yükseklikte duran güneş, battıkça kızarmaya devam ediyor. Vardığımız şehirde Abdullah’ı eşi ve dört aylık bebeği bekliyor. O bir an önce eve varmak istiyor. O, bu yola, bu sıcağa, bu arabaya, bu işe, bu ızdıraba, bu kavgaya onlar için katlanıyor. Ben ise... ben sadece buradan geçip giden birisiyim. Benim için varmakla bitmiyor yol.

“Neden konuşmuyorsun?” dedi Abdullah.
...
“Davut?” yine seslendi.

*Pop*
Büyük bir ses geliyor arabanın sol önünden. Bu aralar uzaktan kumandalı mayınlar oldukça popüler. Durup baktığımızda lastiğin patladığını görüyoruz. Yola çıkarken üzerinde jant kapağının olmadığını Abdullah’ın eşinin farkettiği tekerin lastiği. Peki stepne var mı diye sordurtan lastik. Eşini rahatlatmak için Abdullah açıklamıştı, geçenlerde Silvan yolu üzerinde bir tümseğe çarpınca fırlayıp gitti kapak, yoksa yedek lastik arkada diyerek. Otuz saniye önce lastiği patlatan aynı tümsekten bahsediyordu üç gün önce. Dönüp bakıyorum. Dümdüz yolun üzerinde kafam kadar bir çıkıntı. Kaçınılmaz soruyu soruyorum ben de.

“Peki stepne var mı Abdullah?”
*Dıp*
Devamını okuyun!

Pazartesi, Eylül 10

Cinderella Man ve Amerikan Rüyası

2005 yılında çekilmiş bir filme, 2007’nin sonlarında eleştri yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama aslında amacım filmi eleştirmekten ziyade, söz konusu film üzerinden, ABD sinema endüstrisi ve ABD’nin ihraç ettiği dünya düzenini eleştirmektir.

Cinderella Man, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş bir Hollywood melodramasıdır. Yer New York, ABD, zaman 1930’lu yıllar, yani Amerikan Büyük Bunalımı’nın en sert geçtiği zamanlar. Jim Braddock (Russell Crowe), başarılı bir boksördür. Ancak boks endüstrisinin çıkarlarına hizmet etmek zorunda olduğu için arka arkaya maçlar yapar, sakat sakat dövüşmek zorunda kalır ve endüstri, onu bir çırpıda silip atar. İşsiz kalan Jim, karısı Mae (Renée Zellweger) ve çocuklarına bakmak için New York’un amele pazarlarında, limanda gündelik işler bulabilmek için sürünür. Eline geçen üç beş kuruş, evini geçindirmeye yetmez. Bu noktada melodaramanın dibine vururuz. Aç, hasta çocuklar, gaz parası ödenemediği için mum ışığı altında yaşamalar, vs. Gözlerimiz yaşarır ve Jim ve ailesinin bu sefaletten kurtulması için dua etmeye başlarız. Bu noktada devreye menejeri ve antrenörü Joe girer, ona bir maç ayarlar. Jim bu maçı kazanır. Sonra bir maç daha, bir maç daha ve Jim, gerçek bir püriten gibi, çok çalışarak, gözünü budaktan sakınmayarak, cesaret ve mücadelesiyle en tepeye yükselir ve berbat durumdaki Amerikan halkı için umudun ve cesaretin sembolü olur. Mesajımız açık ve nettir: Ne kadar zor durumda olursa olsun, iyi bir Amerikalı, çok çalışarak her türlü güçlüğün üstesinden gelebilir.

Acaba böyle midir? Gerçek hayat böyle midir? Jim iyi bir boksör olmayıp da, zayıf, narin bir Amerikalı olsaydı, yine de hayatta kalmayı başarabilir miydi? Yönetmen Ron Howard, bu sorulara cevap vermeye gerek bile duymaz.

Öncelikle film, Jim, iyi bir boksör olmasına rağmen, gözünü para hırsı bürümüş boks otoriteleri tarafından harcanıp atılmasına rağmen, Amerikan boks ya da spor sistemine herhangi bir eleştiride bulunmaz. Sadece Jim, bunlara rağmen başarmıştır. Ama bundan da önemlisi, Jim’in arkadaşı Mike ile, limanda çalışırken konuştukları sahnedir. Mike, bu şekilde hayatta kalamayacaklarını, örgütlenmeleri gerektiğini söyler. Buna karşılık Jim, Mike’ın bu tip komünist söylemlerine papuç bırakmaz, kurtuluşun çok çalışmaktan geçtiğini savunur. Halbuki 15-20 saniye önce Mike, Jim’in sakat eliyle çalıştığını saklamasına yardım etmiştir. Jim, eli sakat da olsa, iyi bir Amerikalı olduğu için ekmeğini taştan çıkarmaktadır.

Filmin devamında ise Jim, Mike’ı bir Hooverville’de ölmek üzereyken bulur ve Mike ölür. Hooverville’lar, adlarını dönemin ABD Başkanı Hoover’dan almıştır. Hooverville’lar için, bunalım nedeniyle işsiz veya evsiz kalmış Amerikalıların yaşadığı, karton, metal ve tahta parçalarından yapılmış derme çatma konutlardan oluşan gettolardır diyebiliriz. Bunlardan en önemlilerinden birinin ve filmde kullanılanın Central Park’ın ortasında olması, sanırım bunalımın boyutları hakkında fikir sahibi olmaya yeterli olacaktır.

Hooverville’da bir tür ayaklanma gerçekleşmiştir ve çevredeki insanların “Komünistlere ölüm” nidalarından da anlaşılabileceği üzere bu ayaklanma, örgütlü mücadeleyi savunan ve sistem karşıtı bir ayaklanmadır. Bu ayaklanmada Jim’in en yakın arkadaşlarından birinin ölmesine, hem de polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu ölmesine rağmen Jim, cenazede biraz üzülmüş ama yoluna devam etmiştir.

Neyse, filmin sonunda Jim ağır siklet ünvan maçına çıkar. Halk, Jim için kiliselere toplanır. Kiliselerde radyolar açılır ve dualar eşliğinde maç izlenir. Jim maçı kazanır, Amerikan halkı umutla dolar, o başardıysa biz de başarabiliriz diye düşünür, ayaklanmayı, baş kaldırıyı falan aklından geçirmez ve Jim gibi olabilmek için daha çok çalışır. Bir de, hani biyografik filmlerde, filmin sonunda kahramanın sonradan neler yaptığı yazar ya, işte ona göre Jim, maçtan kazandığı paralarla bir zamanlar amelelik yaptığı limanda iş makineleri alır ve patron olur.

Amerikan düşünce sistemi böyledir. ABD’de örgütlü mücadeleden, toplu iş sözleşmesinden, toplumsal mücadeleden falan bahsetmek ayıptır, komünistliktir. İyi bir Amerikan vatandaşı başarıya ulaşmak için çok çalışmalıdır çünkü çalışırsa başarabilir. Bu düşünce sistemini sadece Amerikan kapitalizmine indirgemek ise sorunu basitleştirmektir. Amerikan kapitalizminin kullandığı bu düşünce sisteminin kökenine bakmak lazım.

ABD’nin kurucularının, sofu püritenler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mezhebin üyeleri, dini baskılar nedeniyle Amerika’ya göçmüşler ve Amerika’ya çoluklu çocuklu ilk göç dalgasını oluşturmuşlar ve ilk koloniyi kurmuşlardır. Püritenizmin Amerikan siyasi, ekonomik ve dini tarihi üzerinde derin etkileri vardır ve bu etkilere bakmadan bugünün ABD’sini ve sistemini ele almak zor ve eksik olur.

Kısaca püritenizmin üzerinden geçelim. Bu düşünce, Avrupa’da dini reform hareketlerinin yoğun olduğu 16. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır. Calvin’in doktrinlerinden fazlasıyla etkilenmişlerdir. İngiltere Kilisesi’nin reformlardan uzak durması nedeniyle de bir çoğu özellikle 1620-1640 yılları arasında ABD’ye göçmüş ve ilk olarak Massachusetts Limanı Kolonisi’ni kurarak bu ülkeye yerleşmişlerdir. Tabii hepsi göçmemiş, İngiltere’de de bir çoğu yaşamaya devam etmiş, sonra İngiltere’de de güçlenmişlerdir. İngiltere’de çok baskı görmelerine rağmen 1640’larda Oliver Cromwell’in önderliğinde İngiltere’de monarşiyi yıkmışlar, epey bir katoliği kesmişler, bir dönem adına cumhuriyet dedikleri bir idari sistem bile kurmuşlardır.

Biz yine ABD ve ABD’deki etkilerine dönelim. Püritenizmin Calvin’den etkilendiğini söylemiştik. Calvinizm’de bizi çok ilgilendiren bir nokta var. Calvin’e göre her insan, günahların hizmetine tutsak olmuş bir dünyada doğar. İnsanlar doğası gereği tüm güçleri ve kalpleriyle Tanrı sevgisiyle dolu değildir. Doğaları gereği Tanrı’nın emirlerine karşı gelir. Ve yine insanlar, doğaları gereği ahlaki olarak Tanrı’nın yolunu tutamazlar. Kurtuluş, yani cennet, insanların fazilet, erdem veya inançlarına çok da bağlı değildir. Burada esas olan Tanrı’nın merhametidir ve Tanrı’nın merhamet gösterdiği, İsa’nın günahları için öldüğü seçilmiş insanlar cennete gidebilecektir.

Kabaca söylemek gerekirse, seçilmiş insan, bunun nimetlerinden sadece cennette yararlanmaz. Bunun dünyada da emareleri vardır. Seçilmiş insan, dünyada da refah ve huzur içinde yaşayacaktır. İşte bu nedenle iyi bir püriten çok çalışkandır. Çok çalışmalıdır ki bu dünyada da rahat olsun. İyi bir püriten, aynı zamanda da alçak gönüllü ve itaatkar olmak zorundadır. Ve aile kurumu, püriten dünyasında çok önemlidir.

Dört temel durumdan bahsettik. Çalışkan olmak, alçak gönüllü olmak, itaatkar olmak ve iyi bir aile yaşamına sahip olmak. Jim çalışkandır, dibe vurduğu zaman bile, üç yerden kırık eliyle bıkmadan, usanmadan çalışır. Alçak gönüllüdür, ünvan maçının sonunda, kendisini ringde öldürmek isteyen kötü kalpli rakibinin bile elini sıkar. İtaatkardır, en zor zamanlarında bile arkadaşı Mike gibi vatanına milletine baş kaldırmaz. Ve iyi bir aile babasıdır. Ailesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz.

17. yüzyıl Amerikasına bakıp da abarttığımı düşünmeyin. Sözgelimi, George W. Bush’un mensubu olduğu söylenen Evangelist Kilisesi, bu inanç sisteminin devamı, günümüze uyarlanmış halidir. Ortalama bir Amerikalı, dünyaya bu pencereden bakar. Amerikan kapitalizminin kurucuları, hatta ABD’nin kurucuları, bu adamlardır. Zaten Jim de kendinden bekleneni yapıp işçi olarak çalıştığı limanda, sonradan patron olmamış mıdır? Amerikan düşünce sistemi, bireycidir. Dini temellerinin gereği, toplumsal kurtuluştan ziyade, bireysel kurtuluş ön plandadır. Birey, kendi kurtuluşu için çalışır, çabalar. Önce kendi kapısının önünü süpürür. Toplumsal muhalefet, örgütlü muhalefet, itaatkarlığa karşı çıkmak gibi algılandığı için toplumsal bazda fazla rağbet görmez, bilakis kınanır, kötü gözle bakılır. Sendikalaşma oranı, seçimlerde oy kullanma oranları düşüktür. Sivil toplum kuruluşları, hak arayan örgütlerden çok, yardım, hayır kuruluşları biçimindedir. Bireyci yaklaşımlarından dolayı, girişimcilik yaygındır. Ve doğal olarak, Amerikalıların oluşturduğu sinema endüstrisi de bu düşünce sistemini hem yurt içinde, hem de yurt dışında pazarlar. Kilise ya da ABD bayrağı görmediğimiz Amerikan filmi nadirdir. Amerikan filmlerinde kahramanlar vardır. Birey olarak bir şeyleri başarırlar, hedeflerine ulaşırlar. Hooverville’larda yaşayan insanlarla ilgilenmezler çünkü onlar kaybedenlerdir. Önemli olanlar başarılı olup, garajlı bir müstakil ev satın alıp ölene kadar ailesiyle mutlu bir hayat sürebilenlerdir.

Tek kutuplu dünyanın vatandaşları, işte bu kültür bombardımanına maruz kalmakta, başarıdan sadece bireysel mücadeleyi anlamakta, sorunları yaratan sistemi görmek veya onunla mücadele etmeyi tercih etmektense sistemin kuralları içinde var olup, kurallara göre oynayıp kurtulmayı amaçlamaktadır. Bu ideolojiyi elbette sadece ABD satmaz ama ABD için en büyük ihracatçı diyebiliriz.

Not: Yazıda sorunun sadece dini boyutuna yer verdiğimin farkındayım. Hatta bunun da üzerinden kabaca geçtiğimin farkındayım. Yazıyı baştan sona şöyle bir okuyunca, sanki her şeyin nedeni püriten düşünce sistemiymiş gibi bir izlenimin de ortaya çıktığının farkındayım. Ne var ki, sayfalarca yazıp, yazıyı okunamaz hale getirmek istemedim. Ancak Amerikan kapitalizminden, ya da tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılan neoliberal düşünceden sıkça bahsedilmesine, bunların sıkça eleştirilmesine rağmen, benim üzerinde durmaya çalıştığım boyutu, genellikle görmezden gelinmekte. Amacım, sorunu püriten geleneğe indirgemek değil, sorunda bu geleneğin rolünün de hakkını vermekti. Çünkü tüm yönetmenlerin, oyuncuların, yapımcıların, senaristlerin bilinçli olarak propaganda yaptığını söylemek haksızlık olur. Amerikalıların dünyaya bu pencereden bakmaları, bu şekilde algılamaları kültüreldir ve din, kültürü oluşturan en önemli unsurlardan birisidir.
Devamını okuyun!

Salı, Ağustos 14

RYG




2006. Ağustos ayının sıcak bir gecesinde tugrul'un yazdığı "Ruyalar Yalniz Gorulur" isimli bir gitar melodisine yazdığım aynı isimli şiire tugrul'un yaptığı şarkının eldeki son hali.

Devamını okuyun!

Çarşamba, Temmuz 25

Kaybeden

The Loser
***
gözümü açtığımda bir masanın üstündeydim
herkes gitmişti: cesaret abidesi
ışığın altında, suratını asarak, beni döve döve yere sermişti . . .
derken kurbağa kılıklı bir herif belirdi karşımda, elinde pürosuyla,
“Evlat senden dövüşçü falan olmaz” dedi bana,
ben de doğrulup, onu bir sandalyenin üstünden yere ittim
tam filmlerdeki sahneler gibiydi
koca kıçının üstüne oturmuş, aynı şeyi
tekrarlayıp duruyordu: “Yüce İsa adına, adamım derdin
ne senin ha?” ayağa kalkıp üstümü giyindim,
ellerim hala bantlıydı,
eve vardığımda ise bantları söküp attım ve
ilk şiirimi yazdım,
ve o gün bugündür
dövüşüyorum.

Charles Bukowski

***
Çevirmenin Notu: Rocky Balboa ve Sylvester Stallone isimlerini dünya çapında duyulmasını sağlayan Rocky serisinin ilk (ve tartışan olsa da tartışmasız en iyi) filmi, aynı zamanda modern sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden birini de içinde barındırır. Rocky ve Adrian’ın ilk randevusudur. Rocky onu buz pistine kaymaya götürmüştür. Adrian buzda esmer bir kuğu gibi yavaşça süzülürken Rocky ellerini cebine sokmuş kösele ayakkabıları ile onun yanında küçük adımlar atan dev bir penguen gibi yürümektedir. Bir noktada Adrian Rocky’ye neden dövüştüğünü sorar. Rocky’nin cevabı basittir: “Çünkü ne şarkı söyleyebiliyorum ne de dans edebiliyorum”. Sanki bu iki kısa kesit, kaybedenlerin mücadele hikayelerini ve kendilerini ifade etme çabalarını madalyonun ters yüzlerinden anlatmaktadır...
Devamını okuyun!