Pazar, Mart 25

Türk Milliyetçiliği Üzerine Bir Savunma

- Ben milliyetçi değilim.
- Nasıl yani?
- Ne demek nasıl, milliyetçi değilim işte.
- Atatürk milliyetçisi de mi değilsin?
- Anlatamadım galiba, milliyetçi değilim, milliyetçiliğe karşıyım.

Son zamanlarda bu diyaloğu kaç kere yaşadım, anlatamam. Şimdi bu yazıyı yazıyorum, “Nasıl yani?” diye soranlara bundan sonra bu bağlantıyı vereceğim ve aç, oku diyeceğim.

Milliyetçiliğin bir ideoloji değil de mutlak hakikat zannedildiği ülkemizde milliyetçiliğin her türlüsüne karşı olduğunu beyan etmek kolay zanaat değil. Zaten çoğu zaman ikinci cümleyi noktalayamadan laf ağzıma tıkıldığı ve ben de İnternet’te meydanı boş bulduğum için düşüncelerimi bir güzel yazayım dedim. Öze girmeden önce şunu da belirtmeliyim ki, bu yazıyı bir oturuşta yazıyorum ve kaynakça falan da göstermeyeceğim. Yazılanların güvenilirliğini belki de hiçbir zaman doğrulayamayacaksınız. Sözlerimin doğruluğuna inanıp inanmamak tamamen okuyucuya kalmış bir iş.

Türk milliyetçiliğine girmeden önce, derdimi tam manasıyla anlatabilmem için milliyetçiliğin üzerinden şöyle bir geçmem gerekiyor. Efendim, bildiğiniz gibi milliyetçilik denilen ideoloji, bir Fransız icadıdır. Kapsamı biraz daha daraltmak gerekirse, Fransız burjuvasisinin icadıdır. Efendiler sanayi devriminden istifade parayı bulmuşlardır. Parayı bulup da iktidarı ele geçirmemek olur mu? Olmaz tabii, işte tam da bu nedenle milliyetçilik denilen ideolojiyi icat etmişler, ettirmişlerdir. Her ne kadar söz konusu ideolojinin Fransız halkının çıkarlarını koruyacağı iddia edilse de, elbette temel görevi sermayeyi korumaktır.

Ortaya çıkan bu düşünce, önceleri liberal milliyetçilik görünümündeydi ve dünyaya pek de bir zararı yoktu ama Napolyon sağ olsun, başa gelmesiyle beraber var olan ideoloji, yine Fransız burjuvazisinin hizmetinde, emperyalist milliyetçiliğe dönüşmüştür ve ipin ucunun kaçtığı nokta da bu olmuştur. Peki emperyalist milliyetçilik nedir? Bugün tam olarak ABD’nin ve İngiltere’nin Irak’ta, Afganistan’da yapmakta olduğu şeydir.

Neyse, bu Napolyon Efendi, tutup Almanlara saldırmıştır. Almanlar o zamanlar Fransızlardan geri. Daha siyasi birliklerini bile sağlayamamışlar. Bir sürü küçük prensciklerden oluşan kilometrelerce karelik bir alan. Fransızların saldırılarına karşı Almanların bir şeyler yapmaları gerek, öyle değil mi? İşte bu noktada devreye Alman romantikleri giriyor. Bu yazar - çizer ağabeyler, varlıklarını sürdürebilmek için ve tepki olarak Almanlar için bir milliyetçilik kuramı geliştiriyorlar. Milliyetçiliğe karşı milliyetçilik. Buna da romantik milliyetçilik diyoruz. Ancak Almanların milliyetçiliğinde bir arıza var, Fransa’daki gibi alttan gelen baskıyla oluşmuyor, bilakis en büyük alman prensliği Prusya’nın önderliğinde, irili ufaklı prensliklerin birleşmesinden oluşuyor. Bir üst yapı yani. Tuhaftır, İtalyan milliyetçiliği de, Alman milliyetçiliği gibi, aynı şekilde oluşuyor.

O zaman bir sınav sorusu: Almanya ve İtalya’nın adının aynı cümle içinde zikredilmesi sizlere neyi çağrıştırıyor? Bingo! Nazizm ve Faşizm.

Efendim gel zaman git zaman bu milliyetçilik dalgası tüm dünyayı sarıyor. Ülkelerin kendi yapılarına göre de (sanayileşme burada temel kriterdir) ulusların –ki bunlar birer ulus olduklarını yeni fark ediyorlar hatta yeni uluslaşıyorlar- milliyetçilik anlayışları yerleşmeye başlıyor.

Her ikisi de milliyetçilik olmasına rağmen bu ikisinin gelişimindeki ve altyapılarındaki farklılıklar nedeniyle farklı uluslar arasında yayılma başarısını gösteriyorlar. Örnekleyelim; emperyalist milliyetçilerin babaları olarak Fransa, İngiltere ve ABD’yi gösterebilirken romantik milliyetçiler olarak da Almanları, İtalyanları, Slavları ve Türkler ve Araplar gibi doğu halklarını göstermek yanlış olmaz. Bu iki milliyetçilik anlayışı arasındaki fark az buz değildir. Popüler kültürden bir örnek vermek gerekirse, Fransız Ulusal Futbol Takımı’nda Fransız asıllı olmayan futbolcu doluylen ve hatta kaptanları bile Cezayir asıllı bir oyuncu olan Zidane iken, Türk Ulusal Futbol Takımı’na Mehmet Aurelio’nun seçilmesi ülkemizde nasıl da olay olmuştu.

İşte bu nokta zurnanın zırt dediği noktadır. Bu milliyetçilik denilen onulmaz enfeksiyon tüm diğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına da nüfuz ediyor ve önce Balkan ülkelerini, sonra ise Arap ülkelerini imparatorluktan ayırıyor. Zavallı Abdülhamit, özellikle müslüman halkları Osmanlı bünyesinde tutmak için az çabalamıyor. İslamcılık ideolojisinin altında bunları bir arada tutmaya çabalıyor ama 33 yıllık çaba nafile, bu ülkeler bir bir bağımsızlığını ilan etmeye başlıyorlar.

Bu arada milliyetçilik Türk entelektüelleri arasında da yayılıp taraftar bulmaya başlıyor. O zamana kadar Türkçe’de millet, milliyet gibi sözcükler yok. İlk kullananlar da Şinasi, Tevfik Fikret gibi yazarlar oluyor. Arapça’da din anlamındaki “milla” sözcüğünden türetiliyor bu millet sözcüğü. Tutucu çevreler arasında çok da tepki alıyor. Arapça köklü bir sözcükle Türk milliyetçiliği yapılması da oldukça tuhaf ama neyse. Bu yazarlar başlangıçta bu sözcüğü din anlamında kullanıyorlar zaten. Yahudi milleti, müslüman milleti gibi ama zamanla sözcük, çok sonraları icat edilen “ulus” anlamında kullanılmaya başlanıyor.

Bu sıralarda çeşitli vesilelerle Osmanlı’dan Avrupa’ya gidenler olur ve oradakiler Alman’ın, Fransız’ın milleti var da bizim neden olmasın diyerek bu düşünceyi ithal ederler. Bu arkadaşlara Jön Türkler adını veriyoruz. Osmanlı’da milliyetçiliğe tavan yaptıran seçkinler grubu İttihat ve Terakki de zaten bunların bir uzantısıdır.

Evet, resmi ideoloji olarak Osmanlı’nın milliyetçilikle tanışması, ağırlığını subayların oluşturduğu, seçkin ve seçkinci İttihat ve Terakki Cemiyeti aracılığıyla vuku bulmuştur. Konu biraz dağılacak ama önemli, dikkat ettiyseniz bu yapılanma Fransa’daki gibi değil, Almanya’daki gibi tepeden aşağı bir yapılanmadır. İttihatçılar imparatorluk topraklarından vaz geçerler, misak-ı milli sınırları denilen sınırları çizerler ve bu topraklar dahilinde yaşayanları da Türk kabul ederler.

İttihatçıların iktidarı alması, aslında bizler için bir dönüm noktasıdır. Ordudan çoğunluğu gelenekçi olan alaylı subaylar tasfiye edilir, yerlerine milliyetçi subaylar yerleştirilir. Okullarda, özellikle de askeri okullarda milliyetçilik ideolojisi benimsetilir.

İlhan Selçuk, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda çarpışmış bir subay olan Selahattin Yurtoğlu’nun anılarını iki cilt halinde kitaplaştırmıştır. Bu kitabı okurken bir bölüm dikkatimi çekmişti. Selahattin Yurtoğlu henüz askeri öğrenciyken yanına başka bir askeri öğrenci arkadaşı –sanırım adı Rahmi’ydi- yaklaşır ve sen nesin diye sorar. Selahattin Osmanlıyım diye yanıtlar. Rahmi başka diye sorar. Müslümanım der. Başka? Askeri öğrenciyim. Rahmi cevabı yapıştırır “Hayır, sen Türksün.” Selahattin “İşte o zaman yavaş yavaş Türk olmaya başladık.” der kitapta. Çünkü o zamana kadar sadece dağ köylülerine Türk demektelermiş.

Sahiden de 20. yüzyıla kadar Türk kavramı, bir milleti değil bir kavmi işaret etmekteydi. Günümüz anlamındaki Türk, işte bu dönemlerde Fransız icadı bir ideolojinin Alman sürümünün ithal edilmesiyle kullanılmaya başlandı.

Türk köylüsünün bu yeni düşünceyi benimsemesi de pek kolay olmamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında “Millici” olarak adlandırılan Kuvay-i Milliyecilere halifenin emirlerine karşı geliyorlar diye Türk köylüsünün verdiği tepkilere Kemal Tahir, romanlarında bol bol yer vermiştir.

Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma süreci. Yanılmıyorsam İlber Ortaylı söylemişti, dünyadaki ilk Türk devleti, Türkiye Cumhuriyeti’dir diye. Hak vermemek haksızlık olur. Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar, Türkler tarafından kurulmuş devlet kendisini bir “Türk Devleti” olarak kabul etmemişti ki. Neyse, konumuza dönelim. Osmanlı İmparatorluğu büyük savaşta yenilgiye uğradı ve toprakları emperyalist devletlerce paylaşıldı. Ve bu paylaşımı kader olarak kabul etmeyen, bir grup seçkin subay, dünya tarihinin belki de en büyük antiemperyalist mücadelesini başlattı. Başını Mustafa Kemal’in çektiği bu grubun önünde birkaç seçenek vardı. Birincisi İslamcılık ki mümkün olmayacağı başından belliydi. İkincisi mandacılık ki oldukça taraftar toplamasına rağmen tam bağımsızlık ruhuna aykırıydı ve reddedildi. Üçüncüsü bolşevizm ama ülkede bir işçi sınıfı yoktu ki bir işçi devleti kurulsun. Ayrıca bu ideoloji din dışıydı. Gerçi bolşevizm ve İslam’ı başarı ile harmanlamış ve Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, düzenli orduya geçilmeden önce gerilla savaşı vermiş olan Yeşilordu ve Karakol Cemiyeti gibi örgütler vardı ama sürdürülebilir bir başarı yakalama olasılıkları çok düşüktü. Neticede, son derece pragmatist de düşünebilen Mustafa Kemal ve arkadaşları, bolşevizme de bolca göz kırptıktan ve haklı mücadelelerine Bolşevik Rusya’dan da destek aldıktan sonra, zaten İttihat ve Terakki geleneğinden de geldiği ve en kabul edilebilir ve yaygın ideoloji olduğu için, milliyetçilik tabanlı bir ulus devlet kurmaya karar verdiler ve bunu başardılar.

İşte milliyetçilik ve Türk milliyetçiliğinin oluşumu ve gelişimi, öznel penceremden bu şekilde görünmektedir. Şimdi asıl soruma geleyim. Dünyada kan ve savaştan başka bir şey yaratmaya yaramamış, sadece birkaç yüzyıllık geçmişi olan bir ideolojiyi, değişmez bir gerçek olarak kabul etmem benden nasıl beklenebilir? Ya da başka türlü söyleyeyim. Milliyetçilik sadece bir ideolojidir, hatta zararlı bir ideolojidir ve başına “Atatürk” ibaresinin konulması –ki Atatürk’e gösterdiğim saygıyı bu yazıda zaten belirttiğimi düşünüyorum- bunu masum bir şey haline nasıl getirebilir? Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde milliyetçilik olması benim milliyetçi olmamama neden engel olsun?

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yapılan yoğurda milliyetçi maya katılması maalesef bir zorunluluktu. Aynı Fransa – Almanya örneğinde olduğu gibi. Ancak bugün bu ideolojiye mal bulmuş Mağribi gibi sarılmak ülkemize bir şey kazandırmamakla birlikte çok şey kaybettirmektedir. Biraz daha açık konuşayım, yine ilk örneğimize dönersek Kürtler’in penceresinden bektığımız zaman şu anda Türkler Fransızlara, kendileri ise Almanlara benzemektedirler. Kürtler kültürel ve coğrafi ve daha birçok nedenden dolayı ulus bilincine yeni yeni ulaşmaktadırlar ve bu kaçınılmazdır. Milliyetçiliğin tepkisinin yine milliyetçilik olduğunu düşündüğümü söyemiştim. Benim gibi milliyetçiliğe karşı olanlar, var olan sınırlardan bile memnun değillerken, sevgili Türk milliyetçilerinin bol katkısıyla Türkiye Cumhuriyeti içerisinde de yeni sınırlar çizilmesi tehlikesi doğmuştur.
Biraz güncel politika konusu olsa da bu konudaki düşüncelerimi de fırsat bulduğum zaman yazıp burada yayınlamayı istiyorum ama yazıyı bitirmeden bu yazının ana fikrini yazayım: Milliyetçilik kötüdür.

4 yorum:

tugrul dedi ki...

Tarihsel bir bakışın üzerine ben de senle benzer düşünceleri paylaştığımı bildirerek biraz daha sosyal kavram olarak milliyetçilik üzerinde konuşmak istiyorum.

Zannedersem bugün aklı başında kimse genetiği mesnet yapıp milliyetçiliğin savunmasını yapamaz.

Orta Asya'da yaşayan Türk mü?
Göçlerle değişik coğrafyalarda diğer topluluklarla melezleşmiş Türk mü?
Kendine bir yafta biçmiş, bir Türkiye Cumhuriyeti Türkü mü?

Bunlardan herhangi birini Türk olarak nitelendirebiliriz? Pekiyi ama biz hangi "Türk"üz? Sadece bu önermeyle genetik bir milliyetçiliğin söz konusu olamayacağı açıktır.

İkinci boyutta, kavramı aynı coğrafyada yaşayan benzer tarihi süreçlerden geçmiş insan topluluklarını inceleyerek ele alabilriz. Eğer ki kavram, benzer duygu düşünce disiplenleri ile hareket eden toplulukları çerçeve içerisine alıyorsa akla şu soru geliyor.
Birbirleriyle iletişim içine geçmiş dünya halkları(ki bunun en büyük itici gücü teknoloji-bugun için internet) arasında benzer duygu ve düşüncelerle eyleme geçmiş insanları da aynı çerçeve içerisinde toparlayabilir miyiz?
O zaman milliyetçilik kavramının ikinci tanım değişmezi yani aynı coğrafya içinde yaşayan insanlar kabulu ortadan kalkmaktadır!

Ben bir mühendisim ve biliyorum ki misal Norveçte yaşayan bir mühendisle, Türkiye'de yaşayan bir çöpçüden daha fazla ortak noktam var.

Sonuç olarak varacağıız tek noktanın olduğunu düşünüyorum.
Yönetenin yönetileni hizaya sokma aracı...
50 milyon insanı hiçbir amaç birleştiremez. Bu topluluğu bir amaca yönlendirmenin iki yolu vardır.
İşte birincisini sen söylüyorsun zaten, Tasho.

Sorun senin ya da benim bu amaca hizmet etmek istememiz ya da istemememizdir.

Şuna inanıyorum, örnek olarak Sanayi Devrimi kendi ortamını doğurdu ve bu ortam sosyal evrimleşmeyi gerçekleştirdi. Bunun gibi teknoloji her zaman sosyal evrimleşmeyi gerçekleştirecektir.
Bugün ben eğer benden km'ler ötedeki bir adamla sohbet edebiliyorsam, onun dünyasını irdeleyip kendime bir şeyler katabiliyorsam, gün gelecek farklı sandığımız bir çok niteliğimizin benzer olduğu fikri insanları dize getirecektir.

Biz sadece insanız!

bercutio dedi ki...

Tarih dersinden hep nefret ettim. Hep çok uzun ve sıkıcıydı, ve nedense uzadıkça sıkıcılığı artardı o tarih hocalarının baygın surat ifadelerinde bu “ders”. Hep tek yönlüydü ve hep o zamanlar nesnel olduğunu sandığım saçmalarla doluydu. Benim tarih hocam olsaydın keşke tasho. Çaktırmadan bu kadar tarih bilgisini, onları kişisel bir pencereden yorumlama becerisi katarak, olası sıkıcılığı birçok yerde akıllıca konudan ayrılarak (digression) kıran anlatım tarzın ile aktardığın bu yazında, söylediklerini okumaktan çok dinledim denebilir. Tarzın ve duruşun çok yakıştı sürçen dile bence, beklettiğine değdi doğrusu. Ve evet sana katılıyorum, bence de milliyetçilik çok kötüdür, kim ne derse desin.

tugrul dedi ki...

Roni,

matematiksel ifade biçimiyle, ben, bir fikrin sonsuzdaki limit halini kendimce tasavvur etmeye çalışıyorum.

Bir sayıyı bir önekiyle toplaya toplaya gidersen elde edeceğin sonuç her zaman bir önceki sonuçtan büyük olacaktır.

DURUM: Fiziksel koşullardan dolayı insanlar değişik coğrafi kapalı sistemler içinde yaşamaya mecbur kalmışlardır. İlişki kurmak sosyal bir varlık olan insan için karşıkonulmaz bir içtepidir. İki bağımsız kişi birbiriyle ilişkiye geçtiklerinde ortak bir dil yani bir kültür doğurmaya mecbur kalırlar. Süreç boyunca bu ortak kültür, bir takım olaylardan benzer haz ve benzer üzüntü duymalarına neden olur ki, bu, onları gitgide birleştiren, değişik durumlardan ortak fayda sağlayan tek bir vücuda büründürür.
Sonuç olarak, dünyanın değişik kapalı sistemlerinde, farklı farklı özellikleri olan topluluklar(biz milliyetler diyelim) meydana gelir.

METOD: Yukarıdaki "durum"u ortaya çıkaran tek bir neden vardır: İLETİŞİM.
İletişim bir zorunluluksa ve kapalı sistem içerisinde bu topluluklar kendi içerlerinde iletişim kurarak yukardaki "durum"u doğuruyorlarsa benim aklıma şu soru geliyor.

TEKNOLOJİ, İLETİŞİMİN SINIRLARINI 'COĞRAFİ KAPALI SINIRLAR' ÖTESİNE TAŞIYAMAZ MI?

Yukarıdaki soruya cevabım 'evet' olacaktır. INTERNET!

Sen bir örnek vermişsin. "Bizim millet tavla oynadıktan sonra kolun altına tavlayı sokar."
Bu davranış şeklini oluşturan neden, yüzyıllardır bu kapalı coğrafyada bu işin yapılagelmiş olmasıdır. Bir iletişim halinin sonucudur.
Ben de sana şu örneği veriyorum.

:)

Yukarıdaki imge, bütün dünyada dili ve milliyeti ne olursa olsun internet kullanıcıları tarafından "gülmek" anlamına geliyor. Öyle ki, bu imge Oxford sözlüğüne girmiştir.
Internetin yaygın kullanım sürecine bakıyoruz: 10-15 yıl...
Süreç içerisinde iletişim yavaş yavaş kendi lisanını oluşturmaya başlamış

TEZ: İlk paragrafta anlattığım matematiksel aksiyomu da hesaba katarak geleceğe projeksiyon tutuyorum.
İLETİŞİM BU HIZDA İLERLERSE VE KÜLTÜRLER BU HIZLA BİRBİRLERİYLE GİRİŞİM HALİNE GEÇERSE, BİZDEN 100 JENERASYON NASIL BİR DÜNYA KURACAK?

Benim bu soruya cevabım: Zorunlu coğrafi sınırlar teknoloji aracılığıyla fiziki değil ama zahiri olarak kırılmış olacak. Yani sınırları bölünmemiş zahiri tek bir coğrafya kalacak geriye.
Gerçek anlamda, insana özgürlüğünü teknolojinin vereceğine inanıyorum.
(Tabii kendini yoketmenin yolunu bulmazsa-malum, bunu da teknoloji yollu yapıyor insan)

tugrul dedi ki...

SÖMÜRÜ

Meseleyi karıştırmamak adına, bu mevzu için ayrı bir post yapıştırma gereği dyudum(çok şükür ki bir yazı yazdığında bin tane meseleye el atıyorsun:))

Hocam, sömürünün varlık için bir sonuç değil bir yaşama amacı olduğunu düşünüyorum. Platformdan, zamandan ve de zihinsel gelişimden(bilinç gelişimi de diyebilirsin) bağımsız olduğunu düşünüyorum. Çünkü sömürünün, varlığın hayatta kalma içgüdüsü olduğunu iddia ediyorum.

Bir aslan bir geyiği avladığında, onu sömürüyor. Bedenini sömürüyor. Benzer bir yaklaşımla, bir işveren bir işçiyi sömürüyor. İşgücünü sömürüyor.

Milliyet kavramının ortadan kalkması, varlığın yani insanın hayatta kalma için sömürme(bir anlamda güçlünün güçsüzü altetmesi) içgüdüsüne tabii durumunu ortadan kaldırmaz diye sezgiliyorum.

Baktığın zaman, kaynak dediğin şey her platform için sınırlıdır. Sonsuz kaynak diye bir şey sözkonusu değil. Varlık sınırlı kaynağı eşit şekilde paylaşmak istemiyor. Daha doğrusu, çetrefilli yaşam mücadelesi içinde eşit paylaşma gibi bir seçim şansının olduğunu düşünmüyorum. Onun için sahip oldukları GANİMET; olamadıkları savaşmak için NEDENDİR.

20/80 KURALI: Kaynakların %80'i %20 azınlıkca kullanılır. %20 insan nüfusu %80 insan nüfusunu işgücünü kullanır.

Yaşam zor:)