Pazartesi, Aralık 10

imge

İmgelerde aşk yada başka ….

Son parti. Saat 04:46. Masadakilerin yüzlerini seçemez oldu. Her şey bulanık. Elindeki titremeden dolayı kartlar yüzüne ılık ılık üflüyor. Destenin yarından fazlası bitti. İntihar. Bilinci, diğer oyuncuların ve yerde kalan iskambil kartları içinde dağılmış. Karo on veya sinek papaz! Karo on veya sinek papaz!! Kartı çekiyor. Allah kahretsin. Hadi güzelim, bebeğim, canım… Hadiiii…
Sigara. Yakamıyor sigarayı. Kulağında bir uğultu. Etrafı neden seçemediğini bilmiyor; gözlerindeki yaş mı? Desteye uzanırken parmaklarında yeni yanmış bir sigarayı fark ediyor. Kim yaktı? Bir an duraksayıp derin bir nefes çekiyor, hiç faydası olmadan. Diğerlerinin yüzlerini gözden geçiriyor. Tam anlamıyla donmuş. Nefes bile almıyorlar. Çektiği kartı diğerlerinin arasına yerleştiriyor. Hiç beklemediği bir kart! Eli bozup yeniden kuruyor. Titremesi bir kat daha arttı. Kararsızlık. Beklediği kartı değiştirme şansından başka bir şey olmadığını çözüyor. Bir an toparlıyor kendini. Sinek papaz beklerini bozup kupa kızına yer açıyor. Dirseklerini masaya dayadı. Derin derin burnundan nefes alıyor. Tek duyulan ses bu. Gözlerini dışarı çevirmeli. Kesinlikle dışarı. İçinde karanlık bir uçurumun olduğuna o kadar emin. Uçuruma sırtı dönük duruyor. Oturduğu sandalyenin arka iki ayağı uçurumun kenarında. Bakışları karşısında oturan adamın kahverengi ceketinin yakasına çakılmış. Elindeki titremeyi kontrol edip sağ kolunu hafiften oynatarak köşedeki kadehi alıyor. Büyükçe bir votka yudumu; hatta bardağı boşaltıyor. Bardağı yerine koyarken karo onu kahverengi ceketli adam sağındakine atıyor. Bir anda kalbininn yerinde takla attığını sanıyor. Kriz geçirmesi işten bile değil. Ama on’un çıkması iyi. Bozduğu seri. Adrenalin eroin gibi vücuduna yayılıyor. Kalbinden beynine, yanaklarına bir sıcaklığın ve uyuşmanın yayıldığını duyumsuyor. Soldaki kartını çekti. Adamın yüzündeki ufak bir kıpırtı sandalyeyi sarsıyor. İkinci bir mimik aşağıya yuvarlayabilir. Yüzü tekrar dondu. Yere kart attı. Korkudan tüm gücünün çekildiğini fark ediyor. Yerden kart çekmek için koluna omuzundan destek vererek büyük bir güçlükle uzatıyor. Kart kurşun gibi ağır. Kartt kurşşunn gibii ağırr… Çekince destenin iyice azaldığını fark ediyor. İki el daha ancak döner. Çektiği kartı bir pislikmiş gibi hemen elinden atıyor. Gözüne pencereden alaca karanlık gökyüzü çarpıyor. Onbeş dakikaya kalmaz gün ağarır. Bir an flaş patlar gibi bir görüntü geçiyor zihninden. Sabahın alaca şafağında apartmanın dış kapısının önüne dikilmiş, elindeki ondörtlüyü kafasına dayamış… Görüntü o kadar güçlü ki neredeyse zamanda kayma olduğunu düşünüyor. Zihninden kovamayacağını biliyor; o güç asla yok. Bir anda patlayan bu görüntü merminin beynine girme anı kadar hızlı, yakıcı ve yıkıcı.
Omuzlarında yüzlerce kilo var. Sandalyede dik oturmak için tüm çabasını harcıyor. Yalnızlık. Bir insan ne kadar yalnız olabilirse o kadar. Hiçbir şey düşünemeyecek durumda. Kalp krizi geçirme ihtimali geliyor aklına. Ama beyni hiçbir şeyi değerlendiremeyecek durumda. Aklına gelen şeyleri evirip çevirme yetisini kaybetmiş.
Sağdaki oyuncu sinek papazı elinden çıkarıyor. Bir insanın hayatı hiç umursanmadan ucundan tutulup çöplüğe atılıyor. İlk kez düşünebiliyor. Düşünebildiğinin farkında olmadan bu benzetmeyi yapıyor. İçinde ağır bir mağmanın aktığını duyumsuyor. Yakmaz mı bu mağma. Tüm iç organları ağır alevin içinde. Beyninden aşağıya doğru iniyor.
Karşısındaki çekti kartı. Her çekilen kart gibi bu da vücudundan et koparılmış gibi sıçratıyor. Etin kopması mühim değil. Sorun hayatta kalmakta; bekleyebilmekte kupa kızını…
Devamını okuyun!

Çarşamba, Kasım 28

Simitçi


İlk kelime en zorudur anlatmak için.
Merhaba. Günaydın. Selam.
Hangisini söyleyeciğine önceden karar ver.
Gün boyu çalış alnındaki teri silmeden. Ayakta. Bacağın ağrır. Ayağın kasılır.
Oturarak. İki büklüm. Sırtın ağrır. Popon uyuşur.
Şimdiden yaşlandım deme bana.
Hastan, müşterin, öğrencin, patronun, iş arkadaşların, belki de baban.
Herkes senden en iyisini bekler.
Yüzde altmış performansını yüzde yüzyirmi gösteren bir “yüz” ifaden vardır.
Kendin bile inanırsın aynaya.
İşlerin işyerinin dışında da seni bekler.
Sigorta/vergi/fatura, doktor randevun, arabanın servisi/yıkaması, biten doğalgaz, ve yapman gereken sayısız telefon konuşması.
Gece olur. Eve gelirsin. Eşin seni bekler.
Yemekler, bulaşıklar, çamaşırlar, temizlik, elektrik arızası, yanan ampul, ilgi bekleyen perdeler. Aksiyon-reaksiyon.
Peki ya diziler, filmler, alışverişler, dışarı çıkmalar, arkadaşlar, alkolizm.
Keyif aldığın şeyler bile senin uykundan çalan detaylar saklar kendi içlerinde.
Kafanı kaşımak istediğini bile unuttuğunu hatırlarsın.
Hadi git duş al.
Sonra tırnaklarını kes.
Hijneyik dünya sensiz bir hiç.
Belli belirsiz saatler silinip gitmiş, sen farkında olmadan Cumartesi de tükenmiştir fazla mesaide.
Çıtır tazelikte nevresimler senin ve Pazar sabah erken kalkmak zorunda değilsin.
Nihayet istediğin kadar uyuyabilirsin.
Ama senin dışında, seni bilmeyen ve bilmek zorunda olmayan koca bir şehir yaşamaktadır.
Bütün yaşadığın ilişkilere rağmen sen bu denklemin kaydadeğer bir parçası değilsindir ve bu gidişata dur diyecek gücün olmadığını bilirsin çünkü buna inandırılmışsındır.
Sakın anlatma fikirlerini. Yapmadığın sürece sana gülerler.
Uykunda bile.
Tek başına kalabildiğin rüyaların kaçış gibi görünse de, onlarda kendin olamazsın.
Doğadan bu kadar uzak ve suni bir hayat seçtiğin için, doğası gereği beynin sabaha kadar sana hatırlamakta güçlük çekeceğin sayısız gölge oyunu sunmayı planlamıştır yine.
Huzur, sabah 8’den sonra her uyandığında, Pazar olduğunu bildiğin için tekrar derinlere dalabileceğini hissettiğin o birkaç saniyelik sersemlik anlarına sıkışmıştır.
Sıcacık bir okyanus gibi bekler uykun.
Bir hareketlenme veya perdenin arasından sızan güneş ışığı yetmeyebilir.
Kendi katıksız hayatını yaşayan simitçidir mutlak kurtuluşun.
O anlamsız gibi görünen saatlerde, sana yıllardır birşey ifade etmeyen abuk ve arabesk haykırışıyla inletir oturduğun sokağı en az onbeş kere o sabah.
Ve birden, senin o anı dilediğin kadar yaşaman için gönderilmiş bir şehir şovalyesi rolüne bürünür yarım kalan çarpık rüyalarının arasında.
Mesajı nettir artık o andan ebediyete: “İyi uyuyun yorgun kentliler, bugün sizin gününüz.”
Bazen, ilk kelime en zorudur anlamak için.

*sweet dreams: tatlı rüyalar
not: çizimdeki “dijital” yardımlarından dolayı zeytin’e teşekkürler.
Devamını okuyun!

Perşembe, Ekim 4

Kim Evleniyor, Kim Öldü?

Mekan: Ortadoğu Teknik Üniversitesi, ODTÜ Stadyumu.
Etkinlik Sebebi: 2007-2008 Eğitim Yılının Açılışı
Tarih: 29 Eylül 2007 Cumartesi, 21:00
Organizasyon: LEO
Sanatçı: Goran Bregoviç & Düğün ve Cenaze Orkestrası (Wedding and Funeral Band)

Ankara’da insanlar hem eylül ayının hem de sonbaharın son sıcak anlarının keyfini çıkardı bugün ve saat yediyi geçerken gün karanlığa kaçmaya başladı bile. Güneşin kaybolmasıyla hava insanı ürpertmeye başlıyor. Kafanı kaldırıp bakıyorsun. Havada tek bir bulut yok. Yıldızlar tek tük de olsa gökte serpilmiş parıldıyor. Ay da, iyi bir yer kapmak için adeta saat sekizde bizimle beraber stadyumda yerini alıyor yavaşça. Sanki küçük bir çocuğun ucundan ısırdığı vanilyalı yuvarlak bir bisküvi bu akşam.

“Ankara'da yıllardır yapılan en görkemli konser olacak” sloganıyla tanıttı biletix etkinliği. Konser biletinin üzerinde zekice belirtildiği gibi Sırp asıllı Boşnak müzisyen ve bestekar Goran Bregovic ilk defa Ankara’da. İnsanların içi kıpır kıpır, konser öncesi banttan çalan müzikle bile oldukları yerde oynuyorlar. Bir saat içinde stadyum sıraları tamamen Bregovic’in müziğini bilen insanlarla dolacak. Çingene müziği, çigan müziği, balkan müziği, dünya müziği, ne derseniz deyin, yerinizde durmakta zorlandığınız anlar olacak. En azından buna inanmak isteyen bir kalabalık var...

Türkiye standartlarında ünlü bir yabancı sayılır Bregovic. Hem Avrupa sinemasında hem de Hollywood’da saygıdeğer bir yer edinmiş olan Emir Kusturica’nın başarı elde etmiş film müziklerini yapan kişi kendisi. Johnny Depp ve Faye Dunaway’in başrollerini paylaştığı Arizona Rüyası (Arizona Dream) filmini seyretmemiş bile olsanız, sözlerini Iggy Pop’un yazıp seslendirdiği “In the Deathcar” şarkısını veya Cannes’da 1995’de Altın Palmiye alan Yeraltı (Underground) filminin müziklerinin ününü duymamış olmak neredeyse zor. Son olarak Kara Kedi, Ak Kedi (Black Cat White Cat) filminde Kusturica ile beraber çalışan Bregovic, Türkiye’deki popülerliğini büyük oranda Sezen Aksu’nun 1997 tarihli “Düğün ve Cenaze” albümünün müziklerine imza atmış olmasına ve onunla konserlere çıkmış olmasına borçlu.

Uzun lafın kısası, bu adamı tanıyoruz ve bayağı bir seviyoruz aslında. Yeni öğretim yılı vesaire aslında hikaye tabii, amacımız amaçsızca eğlenmek. Konser saatini beklerken yanımda oturan kızarkadaşım soruyor, acaba tam dokuzda başlar mı diye. Bütün kötümserliğimle tabii ki hayır diyorum, hangi konser vaktinde başlar ki. Bir de aklıma ODTÜ stadyumda seyrettiğim ilk konser geliyor. Yedi sekiz sene önce Yeni Türkü gelecek. Ama onların sahne almasına izin vermeden, bir grup sol eğilimli genç stad kapılarını kırdıktan sonra, koşarak sahneyi ele geçiriyorlar, ve koparabildikleri o birkaç saniyede pankart açarak mikrofondan slogan atıyorlar. Unutulan devrimden ve içi boşaltılmış ideallerden doğru düzgün bahsedemeden seyircilerden yuhalanarak sahneden indiriliyorlar.

Ben bunları anlattıktan kısa bir süre sonra, stadın bir tarafından ellerinde tuttukları büyük beyaz bir bezle bir grup genç alkışlar arasında seyircilerin arasından oturma alanının ortasına doğru ilerlemeye başlıyor. Yürümeleri bittiğinde görüyorum ki bezin üzerinde “Müşteri Değiliz” yazıyor. Geçerliliğini yitirmiş ve inandırıcı görünmekten uzak bir söylemin son serzenişleri için yine yanlış bir mekan, yine yanlış bir zaman. Bazı şeyler demek ki değişmiyor. Yoksa bu arkadaşlar Kızıl Rusya’ya doğrultulmuş bir tabanca olarak planı çizilen ODTÜ kampüsünün tetiğinin içinde oldukları efsanesini bilmiyorlar mı? O tetiği oluşturan stadyumun sıralarına uzaktan bakıldığında artık “devrim” yazmadığını görmüyorlar mı?

Nihayet saat dokuz oluyor ve neredeyse o an, bir dakika bile geçmeden konser başlıyor. Kızarkadaşım ellerini çırparak seviniyor, aa tam vaktinde başladı diye. Arkamda duran ODTÜ mezunu şahsiyet Türkiye’de yaşayan biri olduğunu unutarak “Burası ODTÜ tabii” diyerek samimi bir gurur belirtisi gösteriyor. Ve konser son sürat başlıyor. Bregovic ve bol üflemeli enstrümanlarla donatılmış ekibi tam gaz veriyor coşkuyu. Herkes ayakta ve zıplamakla meşgul. Müzik kalitesi ve sunum doyumsuz. O kadar ki, insanlar tekrar yerlerine oturmamaya direniyor. “Otursana birader” gibi makul bir isteği “Konsere geldik kardeşim, ne oturması” gibi bir sitem karşılayabiliyor şappadanak. Sanırsın ki Wembley’de Queen’in son konseri.

Herşey çok güzel başlamıştı oysa. Günboyu hava sıcacıktı. Akşam oldu ay çıktı. Konser tam zamanında problemsiz başladı. Ama burası ODTÜ. Olaysız konser istemiyoruz. Başlayalı sadece 25 dakika olmuştu ki, sahnenin sağ kanadında kalan tellerin olduğu yerden insanların çim sahanın üzerine doğru koşmaya başladığını görüyoruz. Bunu gören o arkamdaki ODTÜ mezunu insan onları gösterip “aaa- süper” diyor otuziki dişiyle. Ben bunun neden sevindirik olunacak birşey olduğunu anlamaya uğraşırken, yüzlerce kişi çoktan sahnenin sağ tarafına yığılıyor. On kişilik güvenlik grubu ne yapmaları gerektiğini çözmeye çalışırken, bizim neyimiz eksik mentaliteli sol kanat da telleri deliyor ve sahaya akın ediyor. Sanırsın ki Diyarbakır’da kadınlara özel stadyum konseri veren İbrahim Tatlıses’in bir şekilde içeri girmeyi başaran erkek hayranları koşuyor sahneye. Sene 1995, Yeraltı’nın gösterime girdiği yıl. Gerçek olay.

Bregovic ve ekibi bütün soğukkanlılıkları ve profesyonellikleri ile, ve belki de cenaze ve düğünlerde şarkı çalmanın verdiği disiplin ve deneyim ile, müziklerini sakince icra etmeye devam ediyor. Yarım saat içinde etrafları tamamen çevreleniyor. Güvenlik çaresiz izliyor, ama protokol seyircisi, önündeki kalabalıktan bi halt göremez halde. Koşu yolundaki toz toprak danseden deli gürühun ayağından havalanarak sahneden birkaç yüz metre uzakta duran biz seyircilere kadar ulaşıyor. Sahne ise tamamen toz toprak içinde, hafiften bir bulut bile var. Haber yapan kameramanlara malzeme çıkıyor, konser başında ünlüleri tespit eden kamera ışıkları şimdi tekrar yanıyor, devrimci gençlik müşteri olmadıklarının altını çizen bezi tekrar açıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Geliri ODTÜ Burs Fonuna aktarılacak konserde bunu yapmak niye? Sen müşteri değilsen nesin ey anarşist zevzek? Ne adam gibi bireysel gelişimini tamamlayabilmişsin, ne toplumsal otokontröle sahipsin. Ey okumuş etmiş sağduyulu, Türkiye’nin en prestijli kurumlarından birinin öğrencileri ve mezunları, az buz entel insanları! On yıllar önce ölen, sözde hala sahiplendiğiniz sosyalist ideolojinin ruhunu bir paçavraya sarıp toplulukların önünde tamamen alakasız bir olayda maskara etmek niye?

Eğer bu konseri veren Bregovic gibi bu coğrafyanın, bu kültürlerin bir insanı olmasaydı senin tozuna toprağına iki saniye daha orada durur muydu? Ne kadar canlı ve heyecanlı bir müzik çalıyor olursa olsun, senin şu yaptığın saygısızlığa tahammül eder miydi bir Amerikalı gitar virtüözü veya İngiliz bir grup? Ama Bregovic şarkı aralarında “Cool down, sit down, because I’m getting panicky!” (sakin olun, oturun, tırstım!) demek ile yetindi devşirme İngilizcesi ile. Bu kalabalıktan iyice aşmış bir grup ilerleyen dakikalarda sahneye kıçlarını dönüp ceza sahasının hemen dışında bir de kamp ateşi yaktı. Atmosferdeki mevcut toz toprağa şimdi bir de karanlık bir duman, pis bir is kokusu ve uçuşarak yanan küçük kağıt parçaları eklendi. Benim bir süre sonra nefes alıp verirken keyfim kaçtı. Sahnedekiler alet çalıyor, şarkı söylüyor, sanat yapıyor, sen daha durduğun yerde oturmayı beceremiyorsun bre mendebur hayvan!

Bu konser hiçbir şey için olmasa bile en azından “In the Deathcar” şarkısını canlı dinleyebilmek için değerdi. Bu konser Türkiye-İsviçre maçında, Trabzonspor maçında ve daha nice maçlarda sahada olanları daha iyi anlayabilmek için değerdi. Ne de olsa bu da bir açıkhava stadyum etkinliğiydi, insanlar sanat için bile olsa neden daha medeni—pardon sadece medeni—olmaya çalışsınlar ki. Konserin sonunda Bregovic ve müzisyenleri oradan nasıl çıktılar bilemiyorum. Sahaya koşan insanlar ile aynı trafiği paylaşmamak için son şarkıyı dinlemeden çıktım. Merdivenlerden inerken kafamı son kez yukarı kaldırdığımda, aydedeyi lunaparktaki gondolun çıktığı en tepe noktada asılı dururken gördüm.
Devamını okuyun!

Cumartesi, Eylül 29

Perşembe, Eylül 20


Devamını okuyun!

Pazar, Eylül 16

The Pilgrim

“Seyyah oldum ben bu alemde ,
Senin aşkından derbeder oldum”-
Replikas
“Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem,
Sevdiğimi son bir olsun yakından görem.”-
Barış Manço

“Neden konuşmuyorsun?”
...
“Davut?”

Yol uzun. Hava sıcak. Klima durmadan çalışıyor. Araba dizel ve yüksek devirde sürmezsen çekişten düşüyor.

Önümden akıp giden manzara ilk defa gördüğüm bir ülkenin topraklarına aitti. Kara topraklar, kızıl taşlar, sarı dağlar, yeşil ama cılız ağaçlar. Kayaların gölgesinde bekleyen dikenlerle kaplı kutsal topraklar. Dicle ve Fırat’ın doğduğu, tek tanrılı dinlerin kitaplarında geçen hikayelerin anlatıldığı topraklar. Kafamı çevirip Abdullah’a baktım. Hafif kambur, üstüne eğildiği direksiyonu iki eliyle tutmuş, önündeki kıvrılan yol yerine terleyen kalın kaşlarının altında süzülen gözleriyle bana bakıyordu. Hala cevap vermemi bekliyordu.

Heyelan tehlikesi. Bozuk satıh. Gevşek Şev. Yol yapım çalışması. Jandarma kontrol noktası. Düşük banket. Sollama yasağı. Yol boyu uyarı levhalarını koyan sanki varlığı on yıllardır sorgulanan otorite değil, buralardan geçmemizi istemeyen dağ taştı. Bu topraklar direnç gösteriyordu attığımız her adıma. İstemiyordu bizi. Hiçkimseyi istemiyordu belki de. Verimli toprak kıymet görmeyi bekledikçe küsmüştü onu vefasızca sahiplenenlere, mezar olmuştu kurda kuşa. Bin kilometre dere tepe düz gittik, ne bir atmaca gördüm, ne de yoldan geçmeye çalışan bir yılan. Terkedilmişti burası. Levhalar ve yüksek gerilim hatları olmasa, gittiğimiz yerlerde bir canlı göreceğimize inanmazdım. *Pop* “Local Area Connection: A network cable is unplugged”

Siirt’e akşama doğru vardık. Şehir merkezinde oranın çarşısı olarak nitelendirebilecek bir yerde yürürken Abdullah yerdeki taşları gösterdi. Bildiğimiz kaldırım taşlarından pek farkı yoktu bunların: gri, kocaman, kaba ve karaktersiz. Türkiye’nin bütün şehirlerindeki taşlardan bir farkları yoktu. Ama yanıldığımı anlamam için Abdullah’ın açıklaması gerekti. Bu taşlar Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hediyesiydi. Dört sene önceki seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilmesi vesilesiyle böyle bir jest yapılmıştı. *Dıp* “Yerel ağ bağlantısı yeniden kuruldu”

Siirt İçmesuyu ve Kanalizasyon Projesi ilin 2030 yılında kadar altyapı ve 100 yıla kadar da su sorununu çözecek olan proje sloganıyla KfW tarafından belediyeye sağlanan finansman sayesinde, Alman ve Türk şirketlerin kurduğu ortak girişimler ile hayata geçirilmekteydi. World Bank (Dünya Bankası). EBRD (Avrupa Kalkınma Bankası). EIB (Avrupa Yarıtım Bankası). KfW (Alman Kalkınma Bankası). Bu kuruluşlar sermayelerinin kaynağı ülkelerin politik ve stratejik çıkarları doğrultusunda dünyadaki ülkeleri kafalarına göre parsellemişler ve gelişmekte olan ülkelerin yerel yönetimlerine, mesela belediyelerine, yardım adı altında çeşitli hibe ve düşük faizli kredi olanakları sunmaktaydılar. EBRD ve EIB özellikle Polonya ve Romanya gibi Avrupa Birliği’ne girme sürecini yaşayan eski doğu bloğu ülkeleri ile Kazakistan ve Türkmenistan gibi soğuk savaşı kapitalizimin kazanması ardından Rusya’dan kopan “bağımsız” Türki cumhuriyetlerini kendilerine çekebilmek için buralardaki projelere destek oluyorlardı. Aynı süreç içerisinde bu bankaların Türkiye’de finansman sağladığı birçok proje olmakla beraber, KfW’nin Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illerine özellikle ilgi duyduğunu görmek için alim olmaya gerek yoktu. Malatya, Şanlıurfa ve Diyarbakır’da geçtiğimiz senelerde tamamlanan altyapı projelerine Siirt ile devam edilmekteydi. Sırada Batman, hatta Adana vardı. Sen hiç Gogol Bordello’dan“Think Locally, Fuck Globally” şarkısını hicaz makamında dinledin mi?

KfW Türkiye şubesi yaklaşık beş sene önce Ankara’da açılmıştı. Cinnah’a yakın bir sokakta küçük bir büro. Gözünün önüne klasik bir Hans getir: besili, ince seyrek sarı saçlı, yanakları köylü pembesi, gözlüklü ve entel. Bu adam o Hans değildi. İlk açıldığı zamanlarda Alman müdürün her sabah Türk gazetelerindeki Güneydoğu, Abdullah Öcalan ve PKK ile ilgili haberleri tespit ettirerek Almanca'ya çevirttiğini öğrenmiştim. Oysa ben ekonomi sayfasıyla ilgilenmesini beklerdim. *Pop*
KfW Bankengruppe, Almanya'da, Avrupa'da ve yeryüzünde ekonomiyi, toplumu ve ekolojiyi teşvik etmektedir. Değişimi desteklemekte ve ileriye dönük fikirlerin motoru olmaktadır. Yaptığımız her şeyi mümkün olduğu kadar profesyonelce ve uygun fiyata yapıyoruz: Orta ölçekli işletmelerin veya girişimci teşviki, konut satın alma veya yenileme, çevre ve iklim koruması, ihracat ve proje finansmanı veya gelişmekte ve geçiş halinde olan ülkelerin desteklenmesi. [KfW tanıtım dökümanı]
İşte Türkiye tam bu son cümledeki son kelimelerdi. Usturuplu bir dilde “üçüncü dünya ülkesi” yazan yer. Bu adamların yaptığı Amerika’nın keşfinden sonra, eski dünya insanlarının kıtadaki yerlileri daha “sivil” daha “modern”, “tanrıya tapan mahlukatlar” olmalarını sağlamak için yaptıklarından farksızdı. Kendilerine bahşedilen sözde “kutsal” görevi yerine getirmeye çalışmalarından farksızdı. Al sana medeniyet, barut, ateş suyu, ve vucütlarınızın bağışıklığı olmadığı hastalıklarla bezenmiş battaniyeler, karşılığında istediğim tek şey üzerinde durduğun bir avuç toprak. Al sana temiz içme suyu, kanalizasyon, hijyen, ve mevcut entellektüel gelişiminizde bağışıklığınızın olmadığı demokrasi ve insan hakları fikirleri, karşılığında istediğim tek şey verdiğim paranın kat kat fazlası ve ikinizin üzerinde durduğu bir avuç toprak. Merak etmeyin ödemesiz dönem ve faizler çok kıyak, tahsilata çok sonra geleceğiz. *Dıp*

Batman şehir merkezinde kavşakta duran sembolik “at kafası”. Yere dalıp çıkmak yerine öylece duran petrol pompası. *Pop*
Bu kavşaktan beş adım uzakta duran Yılmaz Güney Sineması. Salonlarında bütün son dönem Hollywood filmleri. *Dıp*

Mardin üzerinden Şırnak’a gelirken Cizre yakınlarında bir şantiyede duruyoruz. Dicle’yi besleyen kollardan birinin kenarına kurulmuş. Aynısından Batman’da da vardı. Suyun kenarlarında biriken çakıl taşlarını 30 tonluk iş makineleri ile kepçe kepçe topluyorlar. Öğütüp çimento yapıyorlar. Çimentoyla inşaat yapıyorlar. Sonra yol da yapıyorlar. Sürekli. O kadar çok yapıyorlar ki bu aralar Abdullah bu makinelerden 100 adet satmış. Greyder, yükleyici, silindir, dozer, ekskavatör, ne istersen. Hepsi sarı, hepsi kocaman, hepsi çok para. Ama eğer leasing ile alırsan devlet 200,000 avroluk makineden bile tek kuruş KDV almıyordu. *Pop* Aynı devlet T.S. Elliot hayranı bir bakanlar kurulu tarafından yönetiliyordu herhalde ki 2006’nın zalim nisan ayında gecenin bir vakti 250 cc motor hacmi ve üzerindeki motosikletlere mevcut %18 KDV’ye ek olarak %36 gibi muazzam bir ÖTV getiriyordu. *Dıp*

Şantiyenin hemen ilerisinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait 4 adet tank konuşlanmış, Cizre’nin sırtına bakan dağlara doğru her 10 dakikada bir amansızca ateş ediyorlardı. 600- 700 metre uzaklıktaki dağ yamacına gerilmiş küçük birer sinema perdesini andıran beyaz bezleri vurmaya çalışıyorlardı. Gerçek mühimmatla. *Pop*
Şantiyenin sahibi bazen tv muhabirlerinin buraya gelerek görüntü aldıklarını ve o günün akşam haberlerinde “Kuzey Irak’ta Operasyon” adı altında yayınlanan haberde tankların arkasında kendi şantiyelerini gördüklerini anlatıyordu. *Dıp*

Evden çıkarken on sene önce doldurulmuş bir kaset almıştım yanıma. Yolda radyo çekmez, döndüre döndüre dinleriz diye. Bulabildiğim tek yabancı kaset buydu. Üstünde Eric Clapton yazıyordu el yazısını tanıdığım bir tükenmezle. Çalmaya başlayınca “Pilgrim” albümü olduğunu anladım. Siirt’ten Bitlis’e giden yol iki dağ yamacı arasındaki keskin bir vadide sık virajlar ve beklenmedik tümseklerle ilerliyordu. Vadinin dibinde Bitlis nehri ise kimseye dokunmadan mırıldanarak akıyordu. Suyun ne dediğini duyabilmek, dağların serinliğini hissedebilmek ve içeride dönüp duran bayat klima havasına inat biraz temiz hava alabilmek için arabanın camını indirdim. Güneydoğu Anadolu’nun dingin havası dağları beklerken, içeride usulca çalan Slowhand müziği elimden kaçırdığım bir balon gibi açık camdan uçarak göğe yükseldi. Belki de ilk defa bu dağlarda, bu yamaçlarda Clapton’ın ıslak ve buğulu sesi yankılanıyordu. Fazla dinlesen bile, Baba insanı gözyaşının eşiğinde tutuyordu ustaca. Elinde ağlak sazı, çığırttı ozan:

And how do I choose and where do I draw the line
Between truth and necessary pain?
And how do I know and where do I get my belief
That things will be all right again?
What words do I use to try and explain
To those who have witnessed all my tears?
And what does it mean to know all these things
When love's been wasted all these years
When love's been wasted all these years

Suyun mırıltısının yavaşça gürlemeye dönüştüğünü ve zirvelere doğru yükseldiğini sandığım bir anda kafamı camdan çıkarıp gözlerimi yukarı kaldırdım. Gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Ellerinde Kalaşnikoflarla, G-3lerle, roketatarlarla ve telsizlerle dağın tepelerine sırayla dizilmiş karanlık bir silüetten oluşan kalabalık bir koro gördüm. Bir tarafta kahraman askerler/ölümsüz şehitler, diğer tarafta vatan hainleri/bağımsızlık savaşçıları. Vadinin karşılıklı tepelerinden birbirlerine meydan okurcasına, yüzlerindeki kirle, çatık kaşlarıyla, çatlak dudaklarıyla üstada hep bir ağızdan eşlik ediyorlardı... Kara sevdayla tutuldukları bu kara toprak uğruna hepsi aynı yolun yolcusuydu. Kendimi Baz Luhrmann’ın yönettiği anakronistik bir müzikalin içinde kaybolmuş gibi hissettim. Hatta sanki bir sonraki sahnede Ahmet Kaya “Candle in the Wind” şarkısına kendi yorumuyla bir cover yapacakmış gibi garip bir his doğdu içime.

Dolambaçlı yolların bitiminde şehir çöplüğü karşıladı bizi daha herhangi bir bina görünmeden. Abdullah bu görüntünün Bitlis adına iyi bir turistik hamle olmadığı konusunda beni kısa sürede ikna etti. Elazığ, Kastamonu, Kırıkkale ve Türkiye’deki birçok il merkezi gibi Bitlis de tek bir caddenin etrafına kurulmuş küçük bir kasaba izlenimi veriyordu. Buluştuğumuz şahsiyet bütün hayatını Bitlis’de geçirmiş şehrin varlıklı ve nüfuslu simalarından birisiydi. Belki o gün yabancı birisini gördüğü için, belki de zaten içi dolu olduğu için anlatmaya başladı oturduğumuz yere giren ısrarcı dilenciyi kovduktan sonra.

“İnsanları onursuzlaştırdılar. İnsanları onursuz olmaya zorladılar. İnsanları onursuz olmaya alıştırdılar.”

Sürekli bunları tekrarlıyordu. Her “onursuz” dediğinde gözleri daha da açılıyor, kelimenin ortasındaki “r” harfine daha da vurgu yapıyordu. Sanki kendi söylediklerine inanamıyordu. İl ve İlçe Özel İdare Müdürlüklerine bağlı çalışan onbinlerce insanın hiç işe gitmeden devletten maaş aldıklarından bahsediyordu. İstanbul’da esnaflık yapan insanlar bunlar. Valilerin makamlarına gelerek kapısında ağlayıp yalvaran dul kadınlara, köy korumalarına anında 100’er lira para verildiğini söylüyordu. Ödenek ile karşılığı olan paralar bunlar. Seçimlerden önce muhtarlara, kaymakamlara, imamlara on-onbeş bin lira para verildiğini, büyük şehirlerde gökten hediye çeki olarak tonlarca para dağıtıldığından bahsediyordu. *Pop*Dıp*Pop*Dıp* Konuştuğu bir saat boyunca ağzında sigara eksik olmamıştı. “Zincirleme sigara içmek” bu gördüğün manzarayı anlatmaya yetmiyor, ama akla ilk gelen tabir bu. (bkz. Chuck Palahniuk, Choke)

Politika, rant, sahtekarlık kokuyordu her yer. Sömürü kokuyordu toprak. Ve şehirlerin üzerine çökmüş metan gazıyla burnundan girerek ciğerini yakıyordu. Asla bitmesi istenmeyen kavgada taraftı bu toprak. Cehalet, yerden biten yaban otları kadar sevimsiz ve yaygındı bu coğrafyada. Şimdiye kadar sadece Tunus, Tunalı ve Meşrutiyet caddelerinde dolanan sokak çocuklarının elinde gördüğün Teno marka kağıt mendillerin, güneydoğudaki bakkallarda rakipsizce satıldığı gibi yaygındı hem de. Ve ben daha hikayenin onda birini bile dinlememiştim henüz.

Standing in the shadows
With my heart right in my hand,
Removed from other people
Who could never understand
I was a pilgrim for your love

Silvan üzerinden Diyarbakır’a dönerken yolun son kilometrelerinde arkamızdan kovalayan birileri varmışçasına hızla ilerliyoruz. Sadece iki şerit gidiş geliş olan yolun sonunda yerden bir karış yükseklikte duran güneş, battıkça kızarmaya devam ediyor. Vardığımız şehirde Abdullah’ı eşi ve dört aylık bebeği bekliyor. O bir an önce eve varmak istiyor. O, bu yola, bu sıcağa, bu arabaya, bu işe, bu ızdıraba, bu kavgaya onlar için katlanıyor. Ben ise... ben sadece buradan geçip giden birisiyim. Benim için varmakla bitmiyor yol.

“Neden konuşmuyorsun?” dedi Abdullah.
...
“Davut?” yine seslendi.

*Pop*
Büyük bir ses geliyor arabanın sol önünden. Bu aralar uzaktan kumandalı mayınlar oldukça popüler. Durup baktığımızda lastiğin patladığını görüyoruz. Yola çıkarken üzerinde jant kapağının olmadığını Abdullah’ın eşinin farkettiği tekerin lastiği. Peki stepne var mı diye sordurtan lastik. Eşini rahatlatmak için Abdullah açıklamıştı, geçenlerde Silvan yolu üzerinde bir tümseğe çarpınca fırlayıp gitti kapak, yoksa yedek lastik arkada diyerek. Otuz saniye önce lastiği patlatan aynı tümsekten bahsediyordu üç gün önce. Dönüp bakıyorum. Dümdüz yolun üzerinde kafam kadar bir çıkıntı. Kaçınılmaz soruyu soruyorum ben de.

“Peki stepne var mı Abdullah?”
*Dıp*
Devamını okuyun!

Pazartesi, Eylül 10

Cinderella Man ve Amerikan Rüyası

2005 yılında çekilmiş bir filme, 2007’nin sonlarında eleştri yazmak ne kadar doğru bilemiyorum ama aslında amacım filmi eleştirmekten ziyade, söz konusu film üzerinden, ABD sinema endüstrisi ve ABD’nin ihraç ettiği dünya düzenini eleştirmektir.

Cinderella Man, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş bir Hollywood melodramasıdır. Yer New York, ABD, zaman 1930’lu yıllar, yani Amerikan Büyük Bunalımı’nın en sert geçtiği zamanlar. Jim Braddock (Russell Crowe), başarılı bir boksördür. Ancak boks endüstrisinin çıkarlarına hizmet etmek zorunda olduğu için arka arkaya maçlar yapar, sakat sakat dövüşmek zorunda kalır ve endüstri, onu bir çırpıda silip atar. İşsiz kalan Jim, karısı Mae (Renée Zellweger) ve çocuklarına bakmak için New York’un amele pazarlarında, limanda gündelik işler bulabilmek için sürünür. Eline geçen üç beş kuruş, evini geçindirmeye yetmez. Bu noktada melodaramanın dibine vururuz. Aç, hasta çocuklar, gaz parası ödenemediği için mum ışığı altında yaşamalar, vs. Gözlerimiz yaşarır ve Jim ve ailesinin bu sefaletten kurtulması için dua etmeye başlarız. Bu noktada devreye menejeri ve antrenörü Joe girer, ona bir maç ayarlar. Jim bu maçı kazanır. Sonra bir maç daha, bir maç daha ve Jim, gerçek bir püriten gibi, çok çalışarak, gözünü budaktan sakınmayarak, cesaret ve mücadelesiyle en tepeye yükselir ve berbat durumdaki Amerikan halkı için umudun ve cesaretin sembolü olur. Mesajımız açık ve nettir: Ne kadar zor durumda olursa olsun, iyi bir Amerikalı, çok çalışarak her türlü güçlüğün üstesinden gelebilir.

Acaba böyle midir? Gerçek hayat böyle midir? Jim iyi bir boksör olmayıp da, zayıf, narin bir Amerikalı olsaydı, yine de hayatta kalmayı başarabilir miydi? Yönetmen Ron Howard, bu sorulara cevap vermeye gerek bile duymaz.

Öncelikle film, Jim, iyi bir boksör olmasına rağmen, gözünü para hırsı bürümüş boks otoriteleri tarafından harcanıp atılmasına rağmen, Amerikan boks ya da spor sistemine herhangi bir eleştiride bulunmaz. Sadece Jim, bunlara rağmen başarmıştır. Ama bundan da önemlisi, Jim’in arkadaşı Mike ile, limanda çalışırken konuştukları sahnedir. Mike, bu şekilde hayatta kalamayacaklarını, örgütlenmeleri gerektiğini söyler. Buna karşılık Jim, Mike’ın bu tip komünist söylemlerine papuç bırakmaz, kurtuluşun çok çalışmaktan geçtiğini savunur. Halbuki 15-20 saniye önce Mike, Jim’in sakat eliyle çalıştığını saklamasına yardım etmiştir. Jim, eli sakat da olsa, iyi bir Amerikalı olduğu için ekmeğini taştan çıkarmaktadır.

Filmin devamında ise Jim, Mike’ı bir Hooverville’de ölmek üzereyken bulur ve Mike ölür. Hooverville’lar, adlarını dönemin ABD Başkanı Hoover’dan almıştır. Hooverville’lar için, bunalım nedeniyle işsiz veya evsiz kalmış Amerikalıların yaşadığı, karton, metal ve tahta parçalarından yapılmış derme çatma konutlardan oluşan gettolardır diyebiliriz. Bunlardan en önemlilerinden birinin ve filmde kullanılanın Central Park’ın ortasında olması, sanırım bunalımın boyutları hakkında fikir sahibi olmaya yeterli olacaktır.

Hooverville’da bir tür ayaklanma gerçekleşmiştir ve çevredeki insanların “Komünistlere ölüm” nidalarından da anlaşılabileceği üzere bu ayaklanma, örgütlü mücadeleyi savunan ve sistem karşıtı bir ayaklanmadır. Bu ayaklanmada Jim’in en yakın arkadaşlarından birinin ölmesine, hem de polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu ölmesine rağmen Jim, cenazede biraz üzülmüş ama yoluna devam etmiştir.

Neyse, filmin sonunda Jim ağır siklet ünvan maçına çıkar. Halk, Jim için kiliselere toplanır. Kiliselerde radyolar açılır ve dualar eşliğinde maç izlenir. Jim maçı kazanır, Amerikan halkı umutla dolar, o başardıysa biz de başarabiliriz diye düşünür, ayaklanmayı, baş kaldırıyı falan aklından geçirmez ve Jim gibi olabilmek için daha çok çalışır. Bir de, hani biyografik filmlerde, filmin sonunda kahramanın sonradan neler yaptığı yazar ya, işte ona göre Jim, maçtan kazandığı paralarla bir zamanlar amelelik yaptığı limanda iş makineleri alır ve patron olur.

Amerikan düşünce sistemi böyledir. ABD’de örgütlü mücadeleden, toplu iş sözleşmesinden, toplumsal mücadeleden falan bahsetmek ayıptır, komünistliktir. İyi bir Amerikan vatandaşı başarıya ulaşmak için çok çalışmalıdır çünkü çalışırsa başarabilir. Bu düşünce sistemini sadece Amerikan kapitalizmine indirgemek ise sorunu basitleştirmektir. Amerikan kapitalizminin kullandığı bu düşünce sisteminin kökenine bakmak lazım.

ABD’nin kurucularının, sofu püritenler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mezhebin üyeleri, dini baskılar nedeniyle Amerika’ya göçmüşler ve Amerika’ya çoluklu çocuklu ilk göç dalgasını oluşturmuşlar ve ilk koloniyi kurmuşlardır. Püritenizmin Amerikan siyasi, ekonomik ve dini tarihi üzerinde derin etkileri vardır ve bu etkilere bakmadan bugünün ABD’sini ve sistemini ele almak zor ve eksik olur.

Kısaca püritenizmin üzerinden geçelim. Bu düşünce, Avrupa’da dini reform hareketlerinin yoğun olduğu 16. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır. Calvin’in doktrinlerinden fazlasıyla etkilenmişlerdir. İngiltere Kilisesi’nin reformlardan uzak durması nedeniyle de bir çoğu özellikle 1620-1640 yılları arasında ABD’ye göçmüş ve ilk olarak Massachusetts Limanı Kolonisi’ni kurarak bu ülkeye yerleşmişlerdir. Tabii hepsi göçmemiş, İngiltere’de de bir çoğu yaşamaya devam etmiş, sonra İngiltere’de de güçlenmişlerdir. İngiltere’de çok baskı görmelerine rağmen 1640’larda Oliver Cromwell’in önderliğinde İngiltere’de monarşiyi yıkmışlar, epey bir katoliği kesmişler, bir dönem adına cumhuriyet dedikleri bir idari sistem bile kurmuşlardır.

Biz yine ABD ve ABD’deki etkilerine dönelim. Püritenizmin Calvin’den etkilendiğini söylemiştik. Calvinizm’de bizi çok ilgilendiren bir nokta var. Calvin’e göre her insan, günahların hizmetine tutsak olmuş bir dünyada doğar. İnsanlar doğası gereği tüm güçleri ve kalpleriyle Tanrı sevgisiyle dolu değildir. Doğaları gereği Tanrı’nın emirlerine karşı gelir. Ve yine insanlar, doğaları gereği ahlaki olarak Tanrı’nın yolunu tutamazlar. Kurtuluş, yani cennet, insanların fazilet, erdem veya inançlarına çok da bağlı değildir. Burada esas olan Tanrı’nın merhametidir ve Tanrı’nın merhamet gösterdiği, İsa’nın günahları için öldüğü seçilmiş insanlar cennete gidebilecektir.

Kabaca söylemek gerekirse, seçilmiş insan, bunun nimetlerinden sadece cennette yararlanmaz. Bunun dünyada da emareleri vardır. Seçilmiş insan, dünyada da refah ve huzur içinde yaşayacaktır. İşte bu nedenle iyi bir püriten çok çalışkandır. Çok çalışmalıdır ki bu dünyada da rahat olsun. İyi bir püriten, aynı zamanda da alçak gönüllü ve itaatkar olmak zorundadır. Ve aile kurumu, püriten dünyasında çok önemlidir.

Dört temel durumdan bahsettik. Çalışkan olmak, alçak gönüllü olmak, itaatkar olmak ve iyi bir aile yaşamına sahip olmak. Jim çalışkandır, dibe vurduğu zaman bile, üç yerden kırık eliyle bıkmadan, usanmadan çalışır. Alçak gönüllüdür, ünvan maçının sonunda, kendisini ringde öldürmek isteyen kötü kalpli rakibinin bile elini sıkar. İtaatkardır, en zor zamanlarında bile arkadaşı Mike gibi vatanına milletine baş kaldırmaz. Ve iyi bir aile babasıdır. Ailesi için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz.

17. yüzyıl Amerikasına bakıp da abarttığımı düşünmeyin. Sözgelimi, George W. Bush’un mensubu olduğu söylenen Evangelist Kilisesi, bu inanç sisteminin devamı, günümüze uyarlanmış halidir. Ortalama bir Amerikalı, dünyaya bu pencereden bakar. Amerikan kapitalizminin kurucuları, hatta ABD’nin kurucuları, bu adamlardır. Zaten Jim de kendinden bekleneni yapıp işçi olarak çalıştığı limanda, sonradan patron olmamış mıdır? Amerikan düşünce sistemi, bireycidir. Dini temellerinin gereği, toplumsal kurtuluştan ziyade, bireysel kurtuluş ön plandadır. Birey, kendi kurtuluşu için çalışır, çabalar. Önce kendi kapısının önünü süpürür. Toplumsal muhalefet, örgütlü muhalefet, itaatkarlığa karşı çıkmak gibi algılandığı için toplumsal bazda fazla rağbet görmez, bilakis kınanır, kötü gözle bakılır. Sendikalaşma oranı, seçimlerde oy kullanma oranları düşüktür. Sivil toplum kuruluşları, hak arayan örgütlerden çok, yardım, hayır kuruluşları biçimindedir. Bireyci yaklaşımlarından dolayı, girişimcilik yaygındır. Ve doğal olarak, Amerikalıların oluşturduğu sinema endüstrisi de bu düşünce sistemini hem yurt içinde, hem de yurt dışında pazarlar. Kilise ya da ABD bayrağı görmediğimiz Amerikan filmi nadirdir. Amerikan filmlerinde kahramanlar vardır. Birey olarak bir şeyleri başarırlar, hedeflerine ulaşırlar. Hooverville’larda yaşayan insanlarla ilgilenmezler çünkü onlar kaybedenlerdir. Önemli olanlar başarılı olup, garajlı bir müstakil ev satın alıp ölene kadar ailesiyle mutlu bir hayat sürebilenlerdir.

Tek kutuplu dünyanın vatandaşları, işte bu kültür bombardımanına maruz kalmakta, başarıdan sadece bireysel mücadeleyi anlamakta, sorunları yaratan sistemi görmek veya onunla mücadele etmeyi tercih etmektense sistemin kuralları içinde var olup, kurallara göre oynayıp kurtulmayı amaçlamaktadır. Bu ideolojiyi elbette sadece ABD satmaz ama ABD için en büyük ihracatçı diyebiliriz.

Not: Yazıda sorunun sadece dini boyutuna yer verdiğimin farkındayım. Hatta bunun da üzerinden kabaca geçtiğimin farkındayım. Yazıyı baştan sona şöyle bir okuyunca, sanki her şeyin nedeni püriten düşünce sistemiymiş gibi bir izlenimin de ortaya çıktığının farkındayım. Ne var ki, sayfalarca yazıp, yazıyı okunamaz hale getirmek istemedim. Ancak Amerikan kapitalizminden, ya da tüm dünyaya kabul ettirilmeye çalışılan neoliberal düşünceden sıkça bahsedilmesine, bunların sıkça eleştirilmesine rağmen, benim üzerinde durmaya çalıştığım boyutu, genellikle görmezden gelinmekte. Amacım, sorunu püriten geleneğe indirgemek değil, sorunda bu geleneğin rolünün de hakkını vermekti. Çünkü tüm yönetmenlerin, oyuncuların, yapımcıların, senaristlerin bilinçli olarak propaganda yaptığını söylemek haksızlık olur. Amerikalıların dünyaya bu pencereden bakmaları, bu şekilde algılamaları kültüreldir ve din, kültürü oluşturan en önemli unsurlardan birisidir.
Devamını okuyun!

Salı, Ağustos 14

RYG




2006. Ağustos ayının sıcak bir gecesinde tugrul'un yazdığı "Ruyalar Yalniz Gorulur" isimli bir gitar melodisine yazdığım aynı isimli şiire tugrul'un yaptığı şarkının eldeki son hali.

Devamını okuyun!

Çarşamba, Temmuz 25

Kaybeden

The Loser
***
gözümü açtığımda bir masanın üstündeydim
herkes gitmişti: cesaret abidesi
ışığın altında, suratını asarak, beni döve döve yere sermişti . . .
derken kurbağa kılıklı bir herif belirdi karşımda, elinde pürosuyla,
“Evlat senden dövüşçü falan olmaz” dedi bana,
ben de doğrulup, onu bir sandalyenin üstünden yere ittim
tam filmlerdeki sahneler gibiydi
koca kıçının üstüne oturmuş, aynı şeyi
tekrarlayıp duruyordu: “Yüce İsa adına, adamım derdin
ne senin ha?” ayağa kalkıp üstümü giyindim,
ellerim hala bantlıydı,
eve vardığımda ise bantları söküp attım ve
ilk şiirimi yazdım,
ve o gün bugündür
dövüşüyorum.

Charles Bukowski

***
Çevirmenin Notu: Rocky Balboa ve Sylvester Stallone isimlerini dünya çapında duyulmasını sağlayan Rocky serisinin ilk (ve tartışan olsa da tartışmasız en iyi) filmi, aynı zamanda modern sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden birini de içinde barındırır. Rocky ve Adrian’ın ilk randevusudur. Rocky onu buz pistine kaymaya götürmüştür. Adrian buzda esmer bir kuğu gibi yavaşça süzülürken Rocky ellerini cebine sokmuş kösele ayakkabıları ile onun yanında küçük adımlar atan dev bir penguen gibi yürümektedir. Bir noktada Adrian Rocky’ye neden dövüştüğünü sorar. Rocky’nin cevabı basittir: “Çünkü ne şarkı söyleyebiliyorum ne de dans edebiliyorum”. Sanki bu iki kısa kesit, kaybedenlerin mücadele hikayelerini ve kendilerini ifade etme çabalarını madalyonun ters yüzlerinden anlatmaktadır...
Devamını okuyun!

Perşembe, Temmuz 12

hala gece

Hala gece. Üzerinde günlerdir giydiği pantolonu ve bluzuyla dağınık yatağa belki yirminci kez uzanıyor. Başı duvardan yana dönük. Kirli beyaz duvar üzerindeki bir lekeye gözünü dikiyor. Nefes alışına dikkat kesiliyor. Neden hızlı? Gözlerini çılgınca büyütüyor. Büyüttükçe kendiliğinden gelişiyor. Yüzünde, aynaya baksa çığlık atacağı bir ifade.
Ezan sesi yetişiyor imdadına. Bir insan sesi… Uzaktan geceyi doldurup ona sesleniyor. İçini fark ediyor. Anlatılmaz bir yakınlık ve uzaklık hissi. Hiç bitmesin… En azından biraz daha devam etsin. Bu dünyada var olduğunu; şu an yaşadığını; duyduğunun, gördüğünün, tat aldığının bilincine vardığını düşünüyor. Evet yaşamak!
Gözü sigarayı arıyor. Hemen elinin altında. İşte güzel bir tesadüf, kolaylık. Kendini değerli hissediyor. Uzandığı yerden, paketten bir sigara çekiyor. Çakmak görünürde değil ama bunu aklına getirmek istemiyor. Kalkıp sakince çakmağı arıyor. Sakin… Üç raflı kitap dolabını gözüyle tarıyor. Eğilip, yerdeki birkaç parça giysiyi kaldırıp altına bakıyor. Komodinin üstünü eliyle karıştırıyor. Yok. Sigara keyfini bozmamak için aynı sakinlikle mutfağa gidiyor. Işığı yakınca kocaman bir hamam böceğiyle karşı karşıya. Siyah, iğrenç. Ama bir o kadar özenle yaratılmış, bakımlı bir hali var. Simsiyah parlıyor. Kendi saçı gibi; boyatmazdan önce. Böceği görmezden gelip dolaptan su çıkarıyor. Buz gibi su boğazından bir taş parçası gibi iniyor. Ağzı pas tutmuş.
Ocağı ateşleyip eğilerek sigarasını yakıyor. Dönüp ilk adımını attığında içini ezip geçen tiksindirici bir çıtırtı duyuyor. Tüm vücuduyla titriyor. Titremek rahatlatacak. Terliği bırakıp yürümeyi düşünüyor. Ama bu halde yere basamaz. Sanki bütün zemini böcekler kaplamış, duvarlardan binlercesi kendisine bakıyormuş gibi görüyor. Bir an silkinip kendine geliyor. İçinden hırsla bir küfür savurup terliğinin altını masanın metal bacağına sıyırıyor. Antenin hala kımıldayışı gözüne çarpıyor. Orospu çocuğu!
İyi geldi bu şok, diye düşünüyor. Odasına girerken sigaradan bir nefes çekiyor; tekrar, tekrar… Sönmüş. Sigaranın ucuna bakarken gözü yatağın üzerindeki çakmağa ilişiyor. Sevinç. Çakmağı yakıp uzun uzun sigarasını yakıyor. İntikam almak istercesine. Bir parça korlaşmış tütün kararmış sigara kağıdıyla birlikte aşağı doğru düşerken üflemeye çalışıyor. Çabalamasına rağmen ateş koluna düşüp minik bir delik açıyor. İğne batmış gibi. Elini tükürüğüyle ıslatıp yana yerine hızlı hızlı sürüyor. Çabuk geçti.
Sigaradan bir nefes daha. Ama istediği tadı alamıyor. Ne hoştu ezan diye düşünüyor. Bir daha okunsa. Ama aynı etkiyi yapmayacağını biliyor. Özelliği bir kez ve birdenbire oluşu. Saat dört civarı olmalı diye düşünüyor. Hava ne zaman aydınlanır?
Kalkıp pencereye yanaşıyor. Bir omzunu duvara yaslayıp tülü yandan hafifçe aralıyor. Basbayağı gece. Bu saatte camiye gidenleri düşünüyor. Yalnızlık. Huzur. Bir kalabalığa karışmak. Bu saatte. Tam şimdi. Diğer insanlarla birlikte.
Sigaranın külünü halıya çırpıyor. Hiç yapmadığı bir şey. Sonra küle bakıyor, tekrar çırpıyor. Yeni bir şey yapmak. Bizzat kendisinin, tamamen iradesiyle gerçekleştirdiği yasak bir eylem. Dışarıya bakmaktan bile cazip geliyor. Sonra halıda söndürmeyi düşünüyor sigarayı. Bu nedense itici geliyor. Belki de yangın tehlikesi.
Dalmış. Pencere kenarında, elinde külü uzamış sigara, gecenin dördünde gözü halıya dikilmiş bir kadın. Fazla “sanatsal” diye geçiriyor. Ama bu duyguyu sürdürmek de istiyor. Pencereden dışarı bakıp uzunca bir nefes sigara çekiyor. Parlayan ateşin camdaki aksine dikkat kesiliyor. Ateşin ışığında yüzünün bir parçası da camda görünüyor. Güzel bir fotoğraf. Üçüncü kez, bu sefer daha derin çekiyor. Ne kadar güçlü çekerse yüzü o kadar belirecek. Denklem ilginç gelse de hoşuna gitmiyor.
Birden ışığı kapatmaya karar veriyor. Birazdan gün ağaracak. Aceleyle düğmeye yöneliyor. Anahtar kapının yanında ama sandalye, yerde duran çanta, poşet ıvır zıvır ayağına dolaşıyor. Ayağıyla birini itekliyor. Çantanın içinden parlak jelatinli küçük bir poşetin düştüğünü fark ediyor. Oysaki gözü anahtarda. Jelibon. Dönüp eline alıyor. İki tane kalmış. Kendisine gönderilen bir hediye gibi seviniyor. Birini parmağının arasına alıp tatlı yumuşaklığını içine alıyor. Dişiyle küçük bir parça alıp dudağına sürüyor. Işığı kapatıyor. Kapkaranlık. Hiç de beklediği gibi loş olmuyor. Ama açmayacak tekrar. Kelebeklerin ışığa yönelmesi gibi pencereye gidiyor. Bir sandalyeyi alıp pencereye yanlamasına koyuyor.
Hala gece. Düşünemiyor, düşünmek istemiyor, düşünmekten korkuyor. Ama beyninin içinde kapkara yarasaların uçuştuğunu sezinliyor. Dışarısı. Anlamsız bir görüntü. Her zamanki karanlığa gömülmüş binalar. Büyük çoğunluğunu yan binanın çatısının oluşturduğu, hiç pencerenin önünden ayrılmayan manzara. Sadece uzaktaki yol ışıkları. İnsanlar uyuyor. Bütün insanlar uyuyor. Ya ben! Ağlasa darmadağın olacağını biliyor. Ağlamayı aklına bile getirmiyor. Yorgunluğun ve uykusuzluğun verdiği tatlı bir uyuşukluk eroin gibi bedenine dağılıyor. Bunu hissediyor. Hisse bırakıyor kendini. Hafif karıncalanma.
Derin bir iç çekiyor. Sanki saatlerce ağlamış gibi. Gibi? Çay olsa diye düşünüyor, açlığı aklına getirmeden. En son ne zaman yediğini düşünmek istemiyor. Neden? Geçmiş! Ne kadar geçmiş olursa olsun düşünmek istemiyor. İsterse bir saat öncesi olsun, ister yarım dakika. Geçmişi dev bir alev içinde hemen peşindeymiş gibi hayalliyor. Yaşıyorum ve anında kül oluyor. Dev bir alev dalgası hemen ardımda.
Yazmayı düşünüyor. Yazmak? En yumuşak karnı. Belki şuan iyi şeyler de yakalayacağını sezinliyor.
Birden dışarı çıkmayı düşünüyor. Ama henüz karanlık. Biraz aydınlansın dışarı fırlayıp serinliğe dalmayı, uyuşan bedenini günün en taze havasına bırakmayı hayalliyor. Belki açık bir fırında sıcak bir çörek. Dönüşte çay. Peynir. Posta gazetesi.
Dalıyor. Düzenli nefes alıp veriyor. Sol gözü rahatsız edecek kadar seğiriyor. Kolunu kaldırıp gözünü ovuşturmaya derman bulamıyor. Sol göz? İyiye mi kötüye mi işaret olduğu aklının ucundan geçmiyor. Dalgınlığını sürdürmek istiyor. Tüm bedenini seslere vermiş. Sarıp sarmalayan, dost canlısı bir rüzgar penceresinin önünden geçiyor. Bir insan sesi kadar yakın. Selam verir gibi. Rüzgar gidip karşı binanın önündeki ağaçla oynuyor. Ağacın ağırbaşlılığıyla eğlenir gibi onu rahatsız ediyor. Ağaç kurtulmak için sallanıyor, silkeleniyor. Yürüyebilse kovalayacak rüzgarı.
Ağacı seçebildiğini sonradan fark ediyor. Gün grileşmeye başlıyor. Bir ton açıldı gece. Sevişerek ayrılıyor Dostça. Anlaşarak. Her günkü olgunluğuyla yaşlı bir amca gibi zamanı gündüze devrediyor.
Hangisiyim ben? Gece-gündüz? Araf. Arafta olmak… Düşüncesi uzun bir esnemeyle bölünüp dağılıyor. Güzel bir sözü kaçırdığını düşünüyor.
Bir araba sesini fark ediyor. Daha önce de geçmiş miydi? Ard arda birkaç araba sesi daha duyuyor. Sesi fark etmediğini anlıyor. Kuş sesi. Nedense heyecan yaratmıyor. Oysa ki günü karşılayan neşeli şirincikler. Sabahın ilk saatlerinde gevezeliğe başlamış gibi bütün güçleriyle bağrışıyorlar. Ama görünürde kuş yok. Görünmedikleri yüzünden hoşlanmadığını düşünüyor. Saklanmaları sinirine dokunuyor. Kimse yok işte! Bir ben. Kendisine güvenmedikleri, hatta kendisini sevmediklerini düşünüyor. Orospu çocukları! Yakalasa birkaçının kafasını koparabileceğini hissediyor. O umarsız tavırları gözünün önüne geliyor. Ne kadar sevilse de gözleri hep başka yerde olan halleri sinirine dokunuyor. Sevmeyi bilmiyor kuşlar, diye düşünüyor. NE yapacakalrı kestirilemez halleri nefretini körüklüyor.
Gayri ihtiyari sigara aranırken kendi kendisini nasıl sinirlendirdiğini fark ediyor. Aynı zamanda komik geliyor. Hiçbir şey yokken sinirle dolmak. İnsanoğlunun ne tuhaf bir makine olduğu düşüncesi şöyle bir dokunup geçiyor zihninden. Sigaraya uzanacakken başparmağıyla işaret parmağı arasında iyice yassılttığı jelibonu fark ediyor. Canını çıkarmış. Gözünün önüne getirip inceliyor. Yeşil ama siyah görünüyor. Ezilmiş bir şirincik. Şeklini çıkartamıyor ama minik bir hayvan olduğunu tahmin ediyor.Ezdim onu. Ama fark etmeden. Düzeltmeye çalışıyor, olmuyor. Birden ağzına atıyor. Şimdi de yedim. Önce çiğneyemiyor. Dilinin üstünde. Tükürse daha büyük hakaret olacak. Hızla bir-iki çiğneyip yutuyor. Hemen sigara paketine uzanıyor. Üç tane kalmış.
Yatağa uzanmak istiyor. Tatlı bir genleşme hissi bedenini sarıyor. Bütün bedenini açarak genleşiyor. Verdiği hazdan memnun kendi sesini duyuyor. Saatlerdir konuşmamış. Gırtlağından melodili sesler çıkarıyor. Kendi sesine alışmak. Belki şarkı söylemeyi düşünüyor. Daha çok konuşmak. Tek bir kelime etmek. Anlamlı bir ses. Ama cesaret edemiyor. Korkuyor. Birden heyecanlandığını fark ediyor. Korktuğu, hayran olduğu ya da aşık olduğu birinin karşısında ne söyleyeceğini bilememe durumunda buluyor kendini. Karşısındaki bir söz beklemezken söze girmek. Merhaba, dese. Delirme korkusu. Yalnız merhabaya benzer bir ses çıkarıp hafiften şarkı melodisi mırıldanıyor. Bildiği bir şarkı değil. Hatta şarkı bile değil. Öyle, kendince…
Sigarayı yakmaya karar veriyor. İki tane sabahı buldurur. Yatağa sırt üstü uzanıyor. Arkasına yastığı alıp yaslanıyor. Yazacak. bir şeyler yazmanın rahatlatacağını hissediyor. Sol kolunu duvarla yatak arasındaki boşluğa uzatıyor. Her şey elinin altında. Defteri alıyor. Başını arkaya atıp kaleme bakınıyor. O da orada. İyiye işaret. Dizlerini karnına çekip defteri yerleştiriyor. Boş kağıda dalgın dalgın bakıyor. Birinin yüzüne bakar gibi… Bir anlam arıyor. Bulsa, o anlamı o yüze yazacak. Gizli anlamı görünür kılacak. Bu sözü seviyor. Onunla başlıyor.
Gizli anlamı görünür kılmak. Mümkün mü?
İkinci satıra geçince şiir yazmayı düşünüyor. Hiç şiir yazmamış. Şiire karşı kötü bir duygu yükseliyor içinden. Devam ediyor.
Mutluluğu izafiyeti. Mutluluk; insanoğlunun yarattığı en güçlü tanrı. Ateistlerin bile yadsıyamadığı. Belki bir tek Nietzche. Ne istiyorum? Ne istiyorum?
Zihni birden tufana tutulmuş gibi oluyor. Ne oldu birdenbire. İstikrar? Evet istikrar. Devam ediyor.
Hayatın en nefret ettiği şey, istikrar. İnsanoğlununsa en sevdiği… Ben? Duruyor. Sigarasından bir nefes çekip külü soldaki boşluğa çırpıyor. Ben? Neden kimseyi düşünmek istemiyorum? Nedenin de üstünü çiziyor. Düşünmeyi istemek düşünmek değil midir? Düşüce düşündüğün şeydir. Cümleyi tümden karalıyor. Başka bir cümleye varolmak diye başlıyor. Varolmak, gecenin dördünde (veya beşinde) tek başına olmaktır. Uyumak ölmekse, herkes uyurken varsın demektir. Yokluğun olmadığı yerde varlık olmayacağına göre yokluk durumunun yaratılması bilincin kapanması, yani uyku durumuyla denk düşeceğinden karşıtını da varolma durumuyla…
Cümle tümden yıkılıyor. Ama karlamıyor. Dadaca oldu. Paragrafın başına dadaca yazıyor.
Başı yan tarafa düşüyor. Duvarla yatak arasındaki boşluğa bir müddet dalıyor.
Boşluk, diye başlıyor. Boşluğa düşme. Dikkat düşme tehlikesi. Metronun kapısında yazan söz aklına geliyor. Boşluğa dikkat! Kitleler uyarılıyor ama şifreli. Ya da anlayanlara veriliyor mesaj.
Bacaklarını uzatıyor. Pantolonunun lastiği beline iz yapmış. Parmağıyla çekiştiriyor. Ama çıkarmayacak. Eşofman giymemekteki kararlılığı daha da pekişiyor. Odaya girdiği gibi çıkacak.
Bacaklarını indirip yatağa oturuyor. Dirseklerini dizine dayayıp yanaklarını avucunun içine alıyor. Gözlerini duvarla zeminin kesiştiği karşıki alana dikiyor. Bir arkadaşının sevimli çocuğunu orada hayal ediyor. Çocuğun yüzündeki gülümseme ona da geçiyor. Yanağının hareketini avucunda duyumsuyor. Bu duygu hoşuna gidiyor. Yabacılaşma.
Çocuğu zihinde sevmeye devam ediyor. Ama biran orada varolduğu düşüncesi tatlı hayali karabasana çeviriyor. Zihinden kovmaya çalışıyor. Kalkıp tuvalete gidiyor. Elini lambanın düğmesine uzatırken koridora bakmıyor. Çocuk. Ama çocuğun gülümseyen yüzü zihnine yapışıyor. Tuvaletin kapısını açınca orada görecek. Açıyor. Yok. Olmaması iyi bir durum; sevindirici. Gülümseyen yüz kaybolmaya başlıyor. Neden korktuğunu düşünmek bile istemiyor. Gülümsemedeki değişme. Hain ifade. Büyük gülümsemesi.
Lavaboda yüzüne su vuruyor. Ayna? Bakıyor. Sanki bambaşka bir şey görecekmiş korkusunu hissetmeye fırsat bırakmadan hızla yüzüne bakıyor. Alnını, çenesini, burnunu, yanağını gözden geçiriyor. Tanıdık bir yüz görmüş gibi oluyor. İstikrar. Merhaba diyesi geliyor. Demiyor. Mutsuzluğun gözlerine bakmış gibi. Mutsuzluğumun bedenleşmiş hali. Mutsuzluğumun bedeni. Diğer ben. Öteki. Mutsuz ben bana bakıyor. Oysa ben mutsuz muyum. Bunu bilebilmem için mutluluğu da bilmem gerekir diye düşünüyor. Ne mutluyum ne mutsuz. Olduğum gibiyim işte diyor. Bu tartışmadan kurtulmak rahatlatıyor. Kaçış.
Bir şeye sarılmak istiyor. Odasına giriyor, karanlık. Yastığını alıp göğsüne bastırıyor. Sıkıca sarılıp yatağa uzanıyor. Dizlerini karnına çekip ana rahmindeki gibi kıvrılıyor. Oidipus. Lut’un çocuklarıyız hepimiz. Ben de. Yastığına yüzünü sürüyor. Can yoldaşı yastığına.
Bu durum hoşuna gidiyor. Gerçekten bir şey düşünmeden kalabiliyor. Farkında değil ama bu yirmi dakika sürüyor. Zihni durgunlaşmış. Nefes alış verişi normalleşiyor. Gözleri yumuşak, kapanıyor. Ama uyumuyor. Dingin. Yastığını hafifçe oynatıyor. Canlı gibi hissetmek için. Kendisi de kollarını kımıldatıp rahat bir durum alıyor.
Yirmi dakika sonra yavaşça kollarını gevşetiyor. Yastığı alıp yatağın ucuna incitmeden koyuyor. Şimdi daha iyi. Sigaraya bakınıyor. Pencerenin pervazında beyaz paketin parladığını görüyor. Kalkıp iki sigaradan birini alıyor. Ateş? Etrafa bakınıyor, karanlık. Pis ir huzursuzluk incecik geçiyor içinden. NE oldu? Sigarayı tekrar parmaklarının arasına alıp gözüyle çevresini tarıyor. Yok. Işığı yakmaya karar bile vermeden elini düğmenin üstünde buluyor. Tekrar yakıyor. Beyaz ışık bir anda odayı gözler önüne seriyor. Kaybolmaya başlayan eşyalar yeniden dirilmiş gibi ortaya çıkıyor. Dağınık, dar. Öfkeyle çakmağa bakınıyor. Yerde. Sanki mahcupmuş gibi duruyor. Çakmağın mahcubiyeti öfkesini dindiriyor ama tümden kaldırmıyor. Yine de kibar davranıyor. Sigarasını yakıp çakmağı tekrar unutuyor. Bu sefer yatağın üstüne attı. Ayakta. Sigaradan derin bir nefes çekiyor. Gözleri halıda. Aklı bir şeye takılıyor ama ne olduğunu kendi de çıkaramıyor. Sorun ne?
Kafasını pencereye doğru çeviriyor. Gözlerinde savaş öncesinin korkusu ve saldırganlığı. Pencereye yaklaşamıyor. Düşüncelerini toparlamaya çalışıyor. Kaç saat… Saat kaç? Düşüncelerini toparlayamıyor. Emin olmalı. Yavaş yavaş pencereye yaklaşıyor. Tülü aralayınca birin saldıracağı korkusu. Burnundan nefes alıyor. Tek duyduğu kendi nefes sesi. Tülü aralıyor. Ellerinin titremediğine şaşkın. Biran neye baktığını unutuyor. Kaşları çatılmış. Dikkatle dışarı bakmayı sürdürüyor. Gece…
Ezan sesi, kuşlar, araba sesi, geçen zaman. Zaman? Emin olamıyor. Zifiri karanlık değil, belki bir ton açılmış ama aynı. Araba sesi tek tük geliyor. Ve cırcır böceği.
Yatağına oturuyor. Tek sigarası kalmış. Yatmayacak. Uyumayacak. Elbisesini çıkarmayacak. İçerdeki beyaz florasan dışarıyı daha da karanlık yapıyor. Araf. Cırcır böceğinin sesi yükseliyor. Hala gece.
Devamını okuyun!

Perşembe, Temmuz 5

Pazartesi, Haziran 25

Nerdeyiz Biz?

Su an dunya futbolunda futbolcuların degerleri yaslarına gore biçiliyor. Bir cok futbol klubu “Tarama Sistemi” kullanıp dunyanın her bir kosesinden genc ve yetenekli sporcu buluyorlar. Bizde ise bu tarama sistemi kavramı pek oturmamıs. Bu kadar genc ve cocuk nufusu avantajına sahip olmamıza ragmen. 70 milyonluk bir ulkede yasadıgımız dusunulurse, bu yetenekleri cevremizde bulmamız pek de zor olmasa gerek. Tabi bunun için hayal gücü, vizyon ve cesaretli davranmak gerek. Su anda Türkiye’deki üç İstanbul’lu buyuk kluplerin basını cekip, diğer kluplerin de bunları takip ettiği populist yaklasımla goze girme eğilimlerini değerlendirirsek, bu uretim kulturune henuz muaffak olamadıgımız gorulmektedir. Bu populer yaklasım sadece bizim futbol klupleri ile sınırlı da kalmayarak medya, spor federasyonları, seyirciler ve burokratları da içine almaktadır. Malesef her sektor kendi içinde bir uretim kaygısı içinde değil mevcut durumdan rant saglama cabasındadır.

Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi oyuncularının cok buyuk bir cogunlugunun universitelerden ve kolejlerden geldiğini bilmekteyiz. Bir kısmı da lise dengi okullardan. Bu genclerin hem spor yaparken hem de eğitimlerine devam etmeleri için buyuk bir gayret verildiğinin farkında mısınız. Biz de ise eger genc bir sporcunun profesyonel bir yasama adım atması için okulu liseden sonra ve ya cok daha once bıraktırma zorunlulugu o genclerin kendilerini geliştirebilemeleri acısından ayrıca bir fırsat esitsizliğidir.

Acaba sunu hayal etmek zor bir sey midir? Devşirme sporculara bu fırsatları yaratırken ve yabancı futbolcu sayısı geyiği yaparken bir taraftanda her spor klubunde universitede okuyan ya da universite mezunu sporcu zorunlulugu konulsa, ve aynı sekilde universitelere yonledirilecek bu sporcuların lise ve ortaokuldan takip edildiği farzedilirse, teknolojinin bu kadar kolaylastırıcı oldugu gunumuzde, her cocuk ve gencin varlığını takip etmemiz oldukca kolay olabilir.

Ben mevcut her universitenin dahil oldugu bir lig, ve bu liglerden gelen sporcuların draft edilerek fulbol, basketbol, voleybol ve bunun olabileceği tum spor branslarına dahil edilmesini gormek isterdim. Bu, cocukların ve genclerin hayallerini okul bahcelerinde de bulmasına yardımcı olamaz mıydı? Belki de hem sevdiği bir işten para kazanmasının yanında, hem de hiç dilemeyerek gittiği universiteden belki vizyonunu daha da genişletebilecek bilgiler toplayabilir. Bunu bilimin ve iş hayatının her diliminde gormek ulkenin kendi kaynaklarının ne kadar değerli oldugu konusunda da bir fikir verebilir insanlara.

Kim bilir belki de bir gun bu sayede siyaseti yapma fırsatını zengin is adamlarından alıp siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler veya kamu yonetimi mezunu bir gence bırakabiliriz.
Devamını okuyun!

Çarşamba, Haziran 20

Ölüm Geçirmez (Grindhouse: Death Proof)

Quentin Tarantino’yu kendi yazdığı ve şeytanın sol kolu Robert Rodriguez’in yönettiği Günbatımından Şafağa (From Dusk Till Dawn) filminde Salma Hayek’in bacağının bir ucundan aşağıya doğru akıttığı birayı ayak parmaklarının ucundan emerken gördüğümüzde, bunun sadece bir başlangıç olduğunu tahmin etmek gerekirdi belki de. Ucuz Roman’da (Pulp Fiction) mafya babasının sevgilisinin ayağına masaj yaptı diye pencereden attığı adamın geyiği döndü John Travolta ve Samuel L. Jackson’un oynadığı iki tetikçi arasında, ve takibinde bir ayak masajı yapmanın incelikleri ve taşıdığı ince anlamlar tartışıldı tek seferde çekilen uzun koridor sahnesinde. Sıra Kill Bill’e (bu filmin adını Türkçe’ye çevirmeye neden tenezzül bile etmediler acaba, oysa U-Turn = Kaybedenler’den sonra benim kapım herşeye açıktı) geldiğinde bu bahsi geçen ayakların sahibi Uma Thurman’ın hormonlu mantar görünümü veren ayak parmaklarına battal boy wiggle wiggle maruz kalmamızı engellemeye yetmedi bunlar. Arada Jackie Brown’da (bunu da çevirmedikleri için müteşekkiriz cümleten) Bridget Fonda’nın yüzüklü ayak parmakları ve Robert De Niro’nun canlandırdığı paspal karakterinin onu ayak üstü düzmesi geldi (bu filmden akılda kalan sahneler nedense sadece bunlar).

Güzel olsun çirkin olsun, seksi olsun çoraplı olsun, azıcık görünsün, full sinema perdesini kaplasın, görünmezse bari muhabbeti geçsin, Tarantino ayak konusunda bariz sınır tanımadı. Peki bunun üzerine film yapılır mı? Eğer Ölüm Geçirmez'i (Death Proof—bak isteyince ne de güzel çevirisi oluyormuş) henüz seyretmediyseniz, o zaman çabuk karar vermeniz gerekebilir, çünkü seyrettikten sonra insan bi “acep olabilir mi?” oluyor. Quentin Tarantino tam bir fetişist. Bazen bir filmi sırf bu fetişlerini tatmin etmek için yaptığını düşünebiliyor insan gerçekten. Zira Ölüm Geçirmez’in ilk sahnesi ön cama dayanmış bir kadın ayağıyla başlayınca ve filmin geri kalanının en az beşte biri kadar süreyi uzun bacakları arabanın camından çıkmış hatunları seyredince, bu garip düşünceler insanının sulu beynini bulaşıcı hastalık taşıyan askerlerden kızılderililere toprakları karşılığında verilen battaniyeler gibi sıkıca sarıveriyor.

Ama Tarantino’nun hakkını yememek lazım ona ayak fetişisti diyerek. Çünkü o sadece bir ayak fetişisti değil, aynı zamanda bir 60'lar/70'ler fetişisti, B-tipi filmler fetişisti, blaxploitation fetişisti, sexploitation fetişisti, kung-fu/uzakdoğu fetişisti, sinema fetişisti, kısaca istismar (exploitation) sinemasının hastası. Bunun yanı sıra, Elvis Presley fetişisti, soundtrack fetişisti, kendi filmlerinin fetişisti, metinlerarası gönderme fetişisti ve de tam bir evet, ayak fetişisti. Bunu ne kadar söylesek az. Biraz abartmak gerek herşeyi.

Tarantino da abartmayı sevmiyor değil. “Our future presentation” diye açılan film, aynı Kill Bill’in başında olduğu gibi, 70'lere saygı duruşuna nizami girişi yapıyor ve film boyu yer yer kayan, kopan, takılan, atlayan kareler ve arada birden siyah beyaza geçip tekrar renkliye dönen sinema filmi ile bize şu anda seyrettiğimiz filmin, o yıllarda double future (iki film birdenin aile versiyonu) gösteren bir drive-in’de izlendiği hissini oluşturmayı amaçlıyor. Zaten Ölüm Geçirmez’de Robert Rodriguez’in Dehşet Gezegeni (Planet Terror) ile beraber arka arkaya iki film birden, yani Grindhouse (yine istismar sinema kültürüne bir gönderme), olarak gösterildi Amerika’da.

İşte bu noktada artık bizi pek açmayan 70'ler istismar sinema kurgusunun gereklerini yapmaktan bile kaçınmıyor Tarantino. Kaçınmak bir kenara, filmin nacizane gidişatı pahasına bundan büyük haz aldığı açıkça ortada. İpe sapa gelmeyen bayık diyalogları, klasik katil filmi klişeleri ve yüksek dozda anlık aksiyon darbeleri takip ediyor ve sinemadan hafif sendeleyerek çıkıyorsunuz çaresiz.

Hikayeye gelince, temelde dört kadın var. Cem Yılmaz’ın Robocop tiplemesinin ağzından söylemek gerekirse, gençler kendi meşreplerince dolaşıp eğlenmektedirler. Ot içer, sigara içer, alkol içer, seksi seksi giyinip, bir barda dans ederler (kısmen). Yanlarında onları ütmekten başka hedef gütmeyen tokmakçıları vardır. Gece bittiğinde yaladıkları şey avuçları olmasın diye bu hatun kişilere dur durak demeden içki içirirler. Arada bir de barın sahibi Warren, ki bu kaypak tipi Tarantino başarı ile kendi el hüneri ve becerisiyle kendisi canlandırır, onlara shot ısmarlar.

Jungle Julia: “Warren shot içilecek dediyse, shot içilecek”
Butterfly: “Peki ne bu içtiğimiz?”
Warren: “Önce shotlar, sonra sorular!”
Hoooop, fondip.

Neyse ki bu fuzuli muhabbet çok da fazla uzamadan, kötü adam bara gelir. Kurt Russell, filmdeki adıyla Stuntman Mike McKoy, ya da kısaca Stuntman Mike (dublör Mike), aslında onları takip etmiştir. Filmi seyretmeyenlere çok da fazla detay ifşa etmemek adına kısaca özetlemek gerekirse, bundan sonra olacaklar filmin ilk yarısını bitirirken, film bize buraya kadar Stuntman Mike’ı tanıtmış oluyor diyebiliriz. Kill Bill’de “problem” ilk 106 dakikada anlatıldığına göre, normal süreli bir film için bu oldukça kısa bir giriş sayılır. Bu filmin tek süper yıldızı olan Russell, özellikle diğer Tarantino filmlerindeki ağır yıldız kadroları gözönüne alındığında, bu filmde yalnız bırakılmış gibi durmakta. Buna rağmen Trovalta’nın Ucuz Roman’da oynaması gibi bir etki yaratıyor seyircide Russell’ın perdedeki varlığı. Küçüklüğünden beri bildiğin, supercool, yakışıklı, ama uzun süredir sağlam bir rol çıkarmamış ve hakkettiği değeri görmemiş aktör sendromu. Keza fena da durmuyor yüzü yaralı Russell saplantılı (ve kara arabalı) katil rolünde. Bu arkadaşlara bu rolleri sadece Tarantino mu vermeye devam edecek diye sormadan edemiyor insan.

Hem makinist hem de seyredenler için çok net bir ara noktası olan filmin orta yerinden sonra yine bir araba ve dört kadın hikayesine dönüyoruz. Kadınlar başka kadınlar, ama onları psikopatça takip edense yine aynı Mike bebek. Tarantino filmin bu yarısında istismar filmin korku/slasher alt-türünden biraz uzaklaşıp, 70'lerin kült filmi Vanishing Point’e saygı duruşu niteliğinde bir çalışma ortaya koyuyor, her ne kadar bunu içerik ve söylem yönüyle yapmasa da (Audioslave grubu bu filmin konusunu takip eden bir video çekmişti “Show Me How to Live” şarkısı için, ve bu konuda Tarantino’dan daha anlamlı bir çalışma ortaya koyulmuştu). Ancak yine filmin bütünlüğü tek başına değerlendirildiğine Tarantino’nun Kill Bill’de başarıyla kotardığı postmodern “geçmiş ve popüler türlerin füzyonu” vizyonu bu sefer seyirciye tam olarak geçmiyor.

Filmin senaryosu her ne kadar Tarantinesk diyaloglar ile bezenmiş olsa da, kaşarlanmış Tarantino hayranlarını bile sıkabilecek uzunlukta ve amaçsızlıkta gelebiliyor bir noktadan sonra bu diyaloglar. Zira ne hikayeye katkıda bulunan ne de karakterlere boyut getiren bu diyaloglar, sakız niyetine ağızlarında küfür çiğneyen yengelerin arasında geçtikleri sürece filmin büyük bir kısmını işgal ediyorlar; ancak maalesef çoğu zaman zekice yazılmış gibi görünmeye çalışmanın ötesine geçemiyorlar.

Tarantino’nun fetişlerinden birinin kendine ve kendi filmlerine göndermeler yapmak olduğunu söylemiştik. Hatta daha da ileri giderek Kill Bill’deki ana karakterlerin Ucuz Roman’daki kısa bir diyalogtan doğduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz, ki bu iki film, artı Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs), arasındaki ortak öğeler/göndermeler üzerine ayrı bir yazı yazmak mümkün. Tarantino Ölüm Geçirmez’de de bu geleneğin sürmesi için benzer bir efor harcarken kameraya acemice yakalanıyor desek yeridir, çünkü eskinin aksine biraz “kalın” hatlarla, yer yer insanın gözüne soka soka yapıyor bunu. Bugüne kadarki filmleri ile arasındaki bağlantıları bulmak üzere biraz zorunlu olarak çıktığımız define avında gözünüz “Guesstimate Şerif” ve bir numaralı oğluna bir yerlerden sağlam diş atarken, markette çalan telefon melodisi fazla tanıdık gelecek kulağınıza (bunu başkası yapsa çok klişe olduğu için anında çarmıha gerebilirdik). Ama yine de onlarca göndermenin arasında, Kill Bill’de oynayan bazı oyuncuları tanıyabilmek, ya da karelerin bir yerinde sessizce duran bir Elvis Presley oyuncağı bulmak için veya “Pussy Wagon” yazısını bir yerlerde görmek için biraz daha dikkatli seyretmeniz gerekebilir.
Belli ki sinefil Tarantino bu filmde, tamamen kendi aktörlük, yazarlık ve yönetmenlik yönlerini ve nerdeyse 70'ler ile ilgili bütün fetişlerini aynı anda tatmin etmek için kolları sıvamış. Fena mı olmuş tam bir 70'ler istismar filmi yaparak peki? İyi de bu film kısmen Jackie Brown değil miydi zaten? Ölüm Geçirmez’in içinde farklı alttürler de var tabii ama nedense formül bu sefer tam yerine oturmuyor. Sanki Tarantino B-tipi filmini gereğinden fazla ciddiye alıyor, ama ciddi görünmeyi başaramıyor. Sanki Tarantino bu işte, kung-fu hayranlığını Kill Bill'e kendi hamurunda döktüğü zamanki gibi beceremiyor, sanki rüya burda erken bitiyor.

Herşeye rağmen, doğru beklentiler ile gidildikten sonra keyif alınmaması için hiçbir sebep yok Tarantino’nun son filminden. En azından M. Night Shyamalan'ın Sudaki Kız (Lady in the Water) ile düştüğü sonsuz hayal kırıklığı durumuna henüz yaklaşmıyor Tarantino. En nihayetinde alemin en eğlenceli yönetmeninin son filmi bu ve size allahın belası suda bi türlü boğulmayan kızdan bin kat daha iyi bir deneyim yaşayacağınızı garanti edebiliriz. Öte yandan, filmin başında gösterilen Grindhouse’un ikinci filmi olan Dehşet Gezegeni’nin reklamından anlaşıldığı üzere, Robert Rodriguez’in filmi türüne daha sadık kalmış ve seyircisine çok daha fazla keyif vermeyi vaat ediyor. Devamını okuyun!

Pazartesi, Mayıs 7

Kayan Yıldız

Sanchez motoru yavaşça açılmakta olan garaj kapısına doğru sürerken mahalle çocuklarından birisi onun peşinden koşarak arkasından içeri girdi. Çocuk köşeyi dönüp önüne çıkan ilk sütunun arkasına saklandığında, Sanchez motoru bir olimpik yüzme havuzu büyüklüğündeki garajın uzak köşesine parketmiş, üstündeki kıyafetleri yavaşça çıkarmakla meşguldü. Garajın harekete duyarlı fotosel algılayıcılarla donatılmış aydınlatma sistemi, ister istemez bir süre sonra Sanchez’i, tepesinden vurmaya devam eden ışık hüzmesi altında, habersiz bir misafire sunduğu özel bir performansın başrol oyuncusuna dönüştürdü.

Sanchez’i aşağıdan yukarıya doğru meraklı bakışlarla inceleyen çocuğun, gördüğü şeylerin ne işe yaradıklarını anlayabilmesi tam olarak mümkün olmayacaktı: kurşun geçirmez yeleklerde kullanılan, aynı miktarda çelikten beş kat daha dayanıklı ama daha hafif Kevlar malzemeden üretilmiş ve diz kapağının üstüne kadar saran siyah motorcu botları, hava alan dayanıklı deriden yapılmış ve sert kauçuk ile desteklenmiş eklem korumalı yazlık eldivenler, dirsek, omuz ve sırt korumalı, su ve rüzgar geçirmez ceket, ve de yirmibirinci yüzyıl teknolojisinin üretebildiği en sağlam ve aerodinamik ultra hafif kask. Kaskın üzerindeki yanar döner şekillerin içinden tam da tanıdık bir imge seçebildiğini düşünürken, Sanchez ceketininin altından böbreklerini ve sırtını koruyan ve kaplumbağa kabuğunu andıran belliğini çıkartınca çocuk nihayet pes etti. Sanchez, modern hayatın sıkıcı çarklarını kırmak isteyen şehirli bir maceraperestten çok, muharebeden dönen yorgun bir yol savaşçısına benziyordu artık çocuğun zengin hayal gücünde.

Sanchez son olarak kaskı çıkardığında kendisini izleyen çocuğu yeni farketmişti. Ama oralı olmadı. Onun derdi biricik gözbebeğiydi. Uzun bir günün ardından ahıra dönen bir atla seyisi nasıl özenle ilgileniyorsa, o da motoru Kayan Yıldız’la öyle ilgileniyordu. Bir yandan boyalı tenini yumuşak bir bezle tımar ediyor ve egzosdan yelelerine değmeden hafifçe okşuyor, diğer yandan da içine taze odun atılmış bir soba gibi çıtırdayan göğsünden yükselen sıcaklık ile üşümüş ellerini ısıtıyordu. Soğuk ellerine bakarken ona bindiği ilk geceyi hatırladı. Temas ettiği havayı yakarak gecenin karanlığını aydınlatan sahipsiz bir göktaşı gibi, kadife pelerine bürünmüş parlak kromajıyla, dolunayın gölgesinde sessizce uzanmaya mahkum karanlık yollara kendi izini bırakmıştı Kayan Yıldız. Uyumaya yeltenen banliyo sakinleri ise dört zamanlı nefesinin alev püskürten çifte kişnemesiyle yataklarından fırlamıştı. Onları şehrin yüksek tepelerinden izleyen şapşal sevgililer dilek bile tutmuş olabilirdi o gece. Kesinlikle ismini hakeden bir yaratıktı. Bugün sağlam yol yapmışlardı ve Kayan Yıldız’ın dinlenmeye ihtiyacı vardı artık. Yalnızca askerlerin ve aptalların bir atı hiç durmadan koşturarak öldürdüğünü biliyordu Sanchez.

İzledikçe vahşi güzelliğinin büyüsüne kapılan çocuk Kayan Yıldız’a adım adım sokuldukça, görüntüsü hava filtresinin kapağında aynı hızla büyüyordu. Sanchez motorun yanında çömelmiş olduğu halde çocuğun çakmak çakmak çakan gözlerini seçebiliyordu artık bu yarı karanlık yansımada. Bilinmeyenin korkunç tılsımı, aç insanı kendi girdabına kolaylıkla çekiyordu. Çocuk, egzotik avını yakalamaya azimli bir yerli edasıyla yanaşıyordu bu karanlık hayvana. Sanchez, Kayan Yıldız’ın sırtını sıvazladı ve gelen küçük yabancıdan ürkmemesi için kulağına bir şeyler fısıldadı.

“Buna binmek çocuk oyuncağı,” deyiverdi birden çocuk.
Sanchez çömeldiği yerde yavaşça döndü. Çocuk dibine kadar gelmiş, onun göz hizasında duruyordu.
“Demek öyle,” dedi Sanchez gülümseyerek.
“Tabii, ne var ki,” diye ısrar etti çocuk. “Benim dağ bisikletim de bunun kadar işte. Tek farkı, benimkinde böyle uzun beyaz—”
Sanchez cümlenin bitmesini beklemeden hızla davrandı. İnce bir dal kalınlığındaki bileği kavradığında, çocuğun parmakları bir demirci fırını kadar sıcak egzos borusunun sadece 1 cm. ötesindeydi.
“Sakin ol kovboy,” dedi Sanchez soğuk bir ses tonuyla. “Bu kısrak adamın önce canını yakar, sonra kalbini çalar.”

Çocuğun eli küçük bir yumruya dönüşürken gözleri kısıldı ve başı öne eğildi, ve yavaşça elini Sanchez’in kapanından kurtardı. Ergenliğe dört nala koşturan ve testesteron bombardımanına uğramak üzere olan aklı başında her çocuk gibi “ufaklık” muamelesi görmek hoşuna gitmemişti. İstese bu motoru zaptedebileceğinden şüphesi yoktu.

Tekrar göz göze geldiklerinde Sanchez çocuğun bakışlarından kafasından geçenleri hissetti. Sokakta her gün gördüğü ana kuzusu veletlerden farklıydı bu çocuk. Gözündeki parlama, yüzündeki izler, elindeki kir ve yeni uykuya dalmak üzere olan bir canavara karanlık ininde dokunma dürtüsü: hepsi bunun kanıtıydı. Artık böyle çocuklar yapmıyordu anneler.

Kendi küçüklüğünü hatırladı. Soğuk bir kış akşamında, salonun tam ortasında ailenin bir ferdi gibi oturan soba görüntüsüyle başlıyordu anısı. Annesi elli kez sobaya elleme dediği halde dayanamamış ve o metalin kestane kırmızısı dokusunu sıcakken hissetmek için var gücüyle uzanmıştı. Babasının homurdanarak balkondan topladığı donmuş kara feryat figan elini soktuğunda parmakları çoktan kızarmış ve şişmişti, eli davul gibi çarpıyordu durduğu yerde. Acı içinde gözünden fışkıran yaşlar, bilinmeyeni keşfetmenin verdiği tatminin yanında ödenmesi gereken küçük bir bedel olarak kalmıştı hafızasında. (Yoksa uzanıp erişmek istediği şey sobanın kendisi değil de bu sıcak metalin ısıttığı kestaneler miydi? Bir süre düşündükten sonra, hafızası ilk hatırladığı şeklini tercih etti hikayenin.)

“Sen hiç sobada elini yaktın mı?” diye sordu Sanchez.
“Hayır,” dedi çocuk.
“Sen hiç bir yerini yaktın mı peki?” Sanchez bir kez daha şansını denedi.
“Soba ne?” diye cevap verdi çocuk, kaşlarını çatmış bir şekilde.

Sanchez’in işi kolay olmayacaktı. Kalorifer petekleri, sıcak üfleyen havalandırmalar, sarı ışık yayan ıvır zıvırlar, tamamen güvenli kombiler. Bu devirde kim, ne zaman, nasıl cesaretini deneyecekti? Sürüden ayrı düşen, kurdu vurup nasıl kahraman olacaktı? Sanchez daha sobada takılmıştı.

Ama anlamlar kaybolsa da kavramlar değişmiyordu. Ona her gülün bir dikeni olduğu gibi her gizemin bir bedeli olduğunu anlatmak istedi. Kitaplarda yazmayan, okullarda öğretilmeyen, yetişkinlere söylenmeyen bu bedel herkes için farklıydı. Doğa, ve evrenin bütün uzuvları bu kanunların işlemesi için tasarlanmıştı. Büyümek demek, canının acıması demek, gözyaşı dökmeden de üzülebilmek bu yazılı olmayan kuralları öğrenmek anlamına geliyordu. Fakat Sanchez’in bütün bunları anlatmaya vakti yetmezdi. Ayrıca, emin olduğu bir şey varsa o da nasihatla hiç kimsenin büyümediğiydi. Herkes kendi hatasını kendi yapmayı seviyordu.

“Adın ne evlat?” diye sordu, Sanchez.
Ona evlat dese bile, öyleymiş gibi hitap etmemişti bu sefer.
“Felipe,” oldu çocuğun cevabı. Duruşunu dikleştirdi. “Felipe Milagros Garcia.”
“Peki Felipe,” dedi Sanchez ve ayağa kalktı. “Bugün senin günün...”

Kayan Yıldız’ın kalbinden yükselen bir anlık çığlık, garajın ışıklarını duvardan duvara sırayla yaktı. Felipe elini geri çektiğinde avucunun içine kan kırmızısı bir hale oturmuştu. Sanchez boynundaki yaprak desenli fuları hızla söktü, üzerine biraz su döktü ve Felipe’nin elini sıkıca sardı. Uzaklarda bir yerlerde Lynyrd Skynyrd’dan “Son Asi” parçası çalmaya başladığında, Felipe bilinmeyene saygı duymayı çoktan öğrenmişti; bir hayvanı ehlileştiremiyorsan canın yandığında ağlamamayı da. O artık sabah uyanan küçük çocuk değildi ve yaşadığı sürece ona bugünü anımsatacak bir hatırası vardı elinde.
Devamını okuyun!

Çarşamba, Mayıs 2

Hukuk vs Mantık

Soru şudur:
Anayasa Mahkemesi "Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılabilmesi için meclis genel kurulunda 367 milletvekili olması gerekir" kararını aldı.

Geleceğe dair şöyle bir simülasyon yapalım.
Ülke yeniden seçimlere gitsin. Seçimlerden 180 küsür milletvekili çıkaran bir parti meclise girsin. Bu partinin birinci sırada olup olmaması önemli değildir.

Meclisin yeniden cumhurbaşkanlığı seçimine gittiğini ve partilerin kendi adaylarını çıkardığını düşünelim. Birinci parti (diyelim ki 250 küsür milletvekili var) bir aday koysun. İkinci parti(diyelim ki 180 küsür milletvekili var) başka bir aday koysun.

Bu durumda karşımıza çıkacak problem şudur. İkinci parti kendi adayının aritmetik olarak seçilemeyeceğini düşünerek genel kurula katılmayabilir. En azından bu resti ortaya atarak ülkede bir kaos ortamı oluşturabilir.

Sonuç ne olacak?
Meclis cumhurbaşkanı seçemediği için yeniden seçim kararı almak zorunda kalacak.

Bu kısır döngü her zaman bu ülkenin karşısına çıkacaktır.

Bu kararla birlikte, söyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı seçilecek insan ancak ve ancak meclisin tüm partilerinin ortak adayı olacak biri olmalıdır.
İşte bu düşünce bence çok tehlikelidir. Çünkü böyle bir iteleme demokrasi kavramını daha da özelleştirisek seçilme hakkının tam olarak ortadan kaldırılmasına neden olur. Herhangi birinin aday olup teknik olarak seçilme şansı ortadan kalkmaktadır. Bu adayı, ancak meclisin tamamı (en azından 367si) konsensüs sağlayarak seçtirebilir.
Alın size Türk demokratik hayatına atılmış büyük bir darbe.

Sorumluları sağolsun.
Devamını okuyun!

Salı, Nisan 24

Küçük Kanat

Little Wing
***
İşte bulutların üstünde yürüyor
Zihninde dönüp duran sirk ile beraber
Kelebekler ve zebralar
Ve ay ışığı ve peri masalları
Düşündüğü tek şey bunlar
Rüzgarın estiği yere gidiyor
^^
Üzgün olduğumda, yanıma gelir
Binbir gülücük saçarak, karşılıksız elini uzatır
Geçti artık der geçti
Ne istersen al benden,
Ne istersen.
^^
Uç küçük kanat uç..

Jimi Hendrix

***
Çevirmenin Notu: Bu şarkıyı Jimi Hendrix'i bildiğimden beri çok severim, ama Stevie Ray Vaughan'ın sözsüz versiyonunu tercih etmiştim yıllardır. Lisede doldurduğum karışık kasete de onu koymuştum A tarafının başına. Vaughan'un bu şarkıda çaldığı gitar hep içimi burkmuştu senelerce, derinden acıtan, keskin ve dokunaklı bir tonu olduğunu düşünmüştüm sebebini tam olarak bilmeden, ismini koyamadan. Geçen gün Hendrix'in bu şarkıyı küçük yaşta kaybettiği annesine yazdığını öğrendim. Şarkıyı ikisinden defalarca dinledikten sonra da çevirmeye karar verdim. Hem eskisinden daha çok etkilendiğim için, hem Hendrix'in dehasına Vaughan'ın ise yeteneğine ve yorumuna hayran olduğum için, hem de birilerinin daha bu şarkının neden insanı kahrettiğini anlamasına vesile olması için. Sanırım Vaughan şarkının kaynağını biliyordu...
Devamını okuyun!

Pazar, Mart 25

Türk Milliyetçiliği Üzerine Bir Savunma

- Ben milliyetçi değilim.
- Nasıl yani?
- Ne demek nasıl, milliyetçi değilim işte.
- Atatürk milliyetçisi de mi değilsin?
- Anlatamadım galiba, milliyetçi değilim, milliyetçiliğe karşıyım.

Son zamanlarda bu diyaloğu kaç kere yaşadım, anlatamam. Şimdi bu yazıyı yazıyorum, “Nasıl yani?” diye soranlara bundan sonra bu bağlantıyı vereceğim ve aç, oku diyeceğim.

Milliyetçiliğin bir ideoloji değil de mutlak hakikat zannedildiği ülkemizde milliyetçiliğin her türlüsüne karşı olduğunu beyan etmek kolay zanaat değil. Zaten çoğu zaman ikinci cümleyi noktalayamadan laf ağzıma tıkıldığı ve ben de İnternet’te meydanı boş bulduğum için düşüncelerimi bir güzel yazayım dedim. Öze girmeden önce şunu da belirtmeliyim ki, bu yazıyı bir oturuşta yazıyorum ve kaynakça falan da göstermeyeceğim. Yazılanların güvenilirliğini belki de hiçbir zaman doğrulayamayacaksınız. Sözlerimin doğruluğuna inanıp inanmamak tamamen okuyucuya kalmış bir iş.

Türk milliyetçiliğine girmeden önce, derdimi tam manasıyla anlatabilmem için milliyetçiliğin üzerinden şöyle bir geçmem gerekiyor. Efendim, bildiğiniz gibi milliyetçilik denilen ideoloji, bir Fransız icadıdır. Kapsamı biraz daha daraltmak gerekirse, Fransız burjuvasisinin icadıdır. Efendiler sanayi devriminden istifade parayı bulmuşlardır. Parayı bulup da iktidarı ele geçirmemek olur mu? Olmaz tabii, işte tam da bu nedenle milliyetçilik denilen ideolojiyi icat etmişler, ettirmişlerdir. Her ne kadar söz konusu ideolojinin Fransız halkının çıkarlarını koruyacağı iddia edilse de, elbette temel görevi sermayeyi korumaktır.

Ortaya çıkan bu düşünce, önceleri liberal milliyetçilik görünümündeydi ve dünyaya pek de bir zararı yoktu ama Napolyon sağ olsun, başa gelmesiyle beraber var olan ideoloji, yine Fransız burjuvazisinin hizmetinde, emperyalist milliyetçiliğe dönüşmüştür ve ipin ucunun kaçtığı nokta da bu olmuştur. Peki emperyalist milliyetçilik nedir? Bugün tam olarak ABD’nin ve İngiltere’nin Irak’ta, Afganistan’da yapmakta olduğu şeydir.

Neyse, bu Napolyon Efendi, tutup Almanlara saldırmıştır. Almanlar o zamanlar Fransızlardan geri. Daha siyasi birliklerini bile sağlayamamışlar. Bir sürü küçük prensciklerden oluşan kilometrelerce karelik bir alan. Fransızların saldırılarına karşı Almanların bir şeyler yapmaları gerek, öyle değil mi? İşte bu noktada devreye Alman romantikleri giriyor. Bu yazar - çizer ağabeyler, varlıklarını sürdürebilmek için ve tepki olarak Almanlar için bir milliyetçilik kuramı geliştiriyorlar. Milliyetçiliğe karşı milliyetçilik. Buna da romantik milliyetçilik diyoruz. Ancak Almanların milliyetçiliğinde bir arıza var, Fransa’daki gibi alttan gelen baskıyla oluşmuyor, bilakis en büyük alman prensliği Prusya’nın önderliğinde, irili ufaklı prensliklerin birleşmesinden oluşuyor. Bir üst yapı yani. Tuhaftır, İtalyan milliyetçiliği de, Alman milliyetçiliği gibi, aynı şekilde oluşuyor.

O zaman bir sınav sorusu: Almanya ve İtalya’nın adının aynı cümle içinde zikredilmesi sizlere neyi çağrıştırıyor? Bingo! Nazizm ve Faşizm.

Efendim gel zaman git zaman bu milliyetçilik dalgası tüm dünyayı sarıyor. Ülkelerin kendi yapılarına göre de (sanayileşme burada temel kriterdir) ulusların –ki bunlar birer ulus olduklarını yeni fark ediyorlar hatta yeni uluslaşıyorlar- milliyetçilik anlayışları yerleşmeye başlıyor.

Her ikisi de milliyetçilik olmasına rağmen bu ikisinin gelişimindeki ve altyapılarındaki farklılıklar nedeniyle farklı uluslar arasında yayılma başarısını gösteriyorlar. Örnekleyelim; emperyalist milliyetçilerin babaları olarak Fransa, İngiltere ve ABD’yi gösterebilirken romantik milliyetçiler olarak da Almanları, İtalyanları, Slavları ve Türkler ve Araplar gibi doğu halklarını göstermek yanlış olmaz. Bu iki milliyetçilik anlayışı arasındaki fark az buz değildir. Popüler kültürden bir örnek vermek gerekirse, Fransız Ulusal Futbol Takımı’nda Fransız asıllı olmayan futbolcu doluylen ve hatta kaptanları bile Cezayir asıllı bir oyuncu olan Zidane iken, Türk Ulusal Futbol Takımı’na Mehmet Aurelio’nun seçilmesi ülkemizde nasıl da olay olmuştu.

İşte bu nokta zurnanın zırt dediği noktadır. Bu milliyetçilik denilen onulmaz enfeksiyon tüm diğer imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına da nüfuz ediyor ve önce Balkan ülkelerini, sonra ise Arap ülkelerini imparatorluktan ayırıyor. Zavallı Abdülhamit, özellikle müslüman halkları Osmanlı bünyesinde tutmak için az çabalamıyor. İslamcılık ideolojisinin altında bunları bir arada tutmaya çabalıyor ama 33 yıllık çaba nafile, bu ülkeler bir bir bağımsızlığını ilan etmeye başlıyorlar.

Bu arada milliyetçilik Türk entelektüelleri arasında da yayılıp taraftar bulmaya başlıyor. O zamana kadar Türkçe’de millet, milliyet gibi sözcükler yok. İlk kullananlar da Şinasi, Tevfik Fikret gibi yazarlar oluyor. Arapça’da din anlamındaki “milla” sözcüğünden türetiliyor bu millet sözcüğü. Tutucu çevreler arasında çok da tepki alıyor. Arapça köklü bir sözcükle Türk milliyetçiliği yapılması da oldukça tuhaf ama neyse. Bu yazarlar başlangıçta bu sözcüğü din anlamında kullanıyorlar zaten. Yahudi milleti, müslüman milleti gibi ama zamanla sözcük, çok sonraları icat edilen “ulus” anlamında kullanılmaya başlanıyor.

Bu sıralarda çeşitli vesilelerle Osmanlı’dan Avrupa’ya gidenler olur ve oradakiler Alman’ın, Fransız’ın milleti var da bizim neden olmasın diyerek bu düşünceyi ithal ederler. Bu arkadaşlara Jön Türkler adını veriyoruz. Osmanlı’da milliyetçiliğe tavan yaptıran seçkinler grubu İttihat ve Terakki de zaten bunların bir uzantısıdır.

Evet, resmi ideoloji olarak Osmanlı’nın milliyetçilikle tanışması, ağırlığını subayların oluşturduğu, seçkin ve seçkinci İttihat ve Terakki Cemiyeti aracılığıyla vuku bulmuştur. Konu biraz dağılacak ama önemli, dikkat ettiyseniz bu yapılanma Fransa’daki gibi değil, Almanya’daki gibi tepeden aşağı bir yapılanmadır. İttihatçılar imparatorluk topraklarından vaz geçerler, misak-ı milli sınırları denilen sınırları çizerler ve bu topraklar dahilinde yaşayanları da Türk kabul ederler.

İttihatçıların iktidarı alması, aslında bizler için bir dönüm noktasıdır. Ordudan çoğunluğu gelenekçi olan alaylı subaylar tasfiye edilir, yerlerine milliyetçi subaylar yerleştirilir. Okullarda, özellikle de askeri okullarda milliyetçilik ideolojisi benimsetilir.

İlhan Selçuk, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda çarpışmış bir subay olan Selahattin Yurtoğlu’nun anılarını iki cilt halinde kitaplaştırmıştır. Bu kitabı okurken bir bölüm dikkatimi çekmişti. Selahattin Yurtoğlu henüz askeri öğrenciyken yanına başka bir askeri öğrenci arkadaşı –sanırım adı Rahmi’ydi- yaklaşır ve sen nesin diye sorar. Selahattin Osmanlıyım diye yanıtlar. Rahmi başka diye sorar. Müslümanım der. Başka? Askeri öğrenciyim. Rahmi cevabı yapıştırır “Hayır, sen Türksün.” Selahattin “İşte o zaman yavaş yavaş Türk olmaya başladık.” der kitapta. Çünkü o zamana kadar sadece dağ köylülerine Türk demektelermiş.

Sahiden de 20. yüzyıla kadar Türk kavramı, bir milleti değil bir kavmi işaret etmekteydi. Günümüz anlamındaki Türk, işte bu dönemlerde Fransız icadı bir ideolojinin Alman sürümünün ithal edilmesiyle kullanılmaya başlandı.

Türk köylüsünün bu yeni düşünceyi benimsemesi de pek kolay olmamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında “Millici” olarak adlandırılan Kuvay-i Milliyecilere halifenin emirlerine karşı geliyorlar diye Türk köylüsünün verdiği tepkilere Kemal Tahir, romanlarında bol bol yer vermiştir.

Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma süreci. Yanılmıyorsam İlber Ortaylı söylemişti, dünyadaki ilk Türk devleti, Türkiye Cumhuriyeti’dir diye. Hak vermemek haksızlık olur. Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar, Türkler tarafından kurulmuş devlet kendisini bir “Türk Devleti” olarak kabul etmemişti ki. Neyse, konumuza dönelim. Osmanlı İmparatorluğu büyük savaşta yenilgiye uğradı ve toprakları emperyalist devletlerce paylaşıldı. Ve bu paylaşımı kader olarak kabul etmeyen, bir grup seçkin subay, dünya tarihinin belki de en büyük antiemperyalist mücadelesini başlattı. Başını Mustafa Kemal’in çektiği bu grubun önünde birkaç seçenek vardı. Birincisi İslamcılık ki mümkün olmayacağı başından belliydi. İkincisi mandacılık ki oldukça taraftar toplamasına rağmen tam bağımsızlık ruhuna aykırıydı ve reddedildi. Üçüncüsü bolşevizm ama ülkede bir işçi sınıfı yoktu ki bir işçi devleti kurulsun. Ayrıca bu ideoloji din dışıydı. Gerçi bolşevizm ve İslam’ı başarı ile harmanlamış ve Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, düzenli orduya geçilmeden önce gerilla savaşı vermiş olan Yeşilordu ve Karakol Cemiyeti gibi örgütler vardı ama sürdürülebilir bir başarı yakalama olasılıkları çok düşüktü. Neticede, son derece pragmatist de düşünebilen Mustafa Kemal ve arkadaşları, bolşevizme de bolca göz kırptıktan ve haklı mücadelelerine Bolşevik Rusya’dan da destek aldıktan sonra, zaten İttihat ve Terakki geleneğinden de geldiği ve en kabul edilebilir ve yaygın ideoloji olduğu için, milliyetçilik tabanlı bir ulus devlet kurmaya karar verdiler ve bunu başardılar.

İşte milliyetçilik ve Türk milliyetçiliğinin oluşumu ve gelişimi, öznel penceremden bu şekilde görünmektedir. Şimdi asıl soruma geleyim. Dünyada kan ve savaştan başka bir şey yaratmaya yaramamış, sadece birkaç yüzyıllık geçmişi olan bir ideolojiyi, değişmez bir gerçek olarak kabul etmem benden nasıl beklenebilir? Ya da başka türlü söyleyeyim. Milliyetçilik sadece bir ideolojidir, hatta zararlı bir ideolojidir ve başına “Atatürk” ibaresinin konulması –ki Atatürk’e gösterdiğim saygıyı bu yazıda zaten belirttiğimi düşünüyorum- bunu masum bir şey haline nasıl getirebilir? Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde milliyetçilik olması benim milliyetçi olmamama neden engel olsun?

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yapılan yoğurda milliyetçi maya katılması maalesef bir zorunluluktu. Aynı Fransa – Almanya örneğinde olduğu gibi. Ancak bugün bu ideolojiye mal bulmuş Mağribi gibi sarılmak ülkemize bir şey kazandırmamakla birlikte çok şey kaybettirmektedir. Biraz daha açık konuşayım, yine ilk örneğimize dönersek Kürtler’in penceresinden bektığımız zaman şu anda Türkler Fransızlara, kendileri ise Almanlara benzemektedirler. Kürtler kültürel ve coğrafi ve daha birçok nedenden dolayı ulus bilincine yeni yeni ulaşmaktadırlar ve bu kaçınılmazdır. Milliyetçiliğin tepkisinin yine milliyetçilik olduğunu düşündüğümü söyemiştim. Benim gibi milliyetçiliğe karşı olanlar, var olan sınırlardan bile memnun değillerken, sevgili Türk milliyetçilerinin bol katkısıyla Türkiye Cumhuriyeti içerisinde de yeni sınırlar çizilmesi tehlikesi doğmuştur.
Biraz güncel politika konusu olsa da bu konudaki düşüncelerimi de fırsat bulduğum zaman yazıp burada yayınlamayı istiyorum ama yazıyı bitirmeden bu yazının ana fikrini yazayım: Milliyetçilik kötüdür.
Devamını okuyun!

Salı, Mart 20

O gece

Geç olmuştu artık.

İnsanlar yatalı geç olmuştu. Güneş batalı geç olmuştu. Son dalga karaya vuralı geç olmuştu. Yüksek sesle şarkı söylemek için geç olmuştu. Aynı melodiyi çalmak için geç olmuştu.
O galiba biraz gecikmişti.

-“Merhaba”
Ses yok.
-“Merhaba”
Kafasını yukarı kaldırıp şöyle bir baktı adam.

Akşam güneşi batalı hayli olmuştu. Çok uzun zamandır öylesine dalıp gitmişti denizin karşısında. Kimsesiz demek doğru olmazdı onun için. Eski bir şarkıda olduğu gibi, belki “sensiz”…. Akıp giden yılların tortusuydu ondaki umursamaz duruş. Çökelmiş ve de çökertmiş. En iyi bildiği şey beklemekti. Ama bu, daha ne kadar iyi yapılabilirdi? Beklemeye değeceğini umarak mı?

Gözlerini kızın gözlerine çevirip şöyle bir baktı.
Kız ürkek sesiyle korkarak söze girdi.

-“Gitar çalar mısın biraz?”
-“Benim şarkılarım söylenmekten bıktılar artık.”
-“Kim bilir belki benim dinlemekten bıkmadığım şarkılardır?”

Deniz göz kırptı. Sesini bastırmak istercesine vurmaya başladı tekrar karaya dalgalar. Vurdukça daha sert vurdu tellere. Hışırdadıkça daha çok bağırdı boşluğa. Şarkısını söyledi, bin bir kez kendine söylediği şarkısını.

-“Ben bu şarkıyı hiç duymamıştım.”
-“Bir daha dinlemek ister misin?”
-“Zannetmiyorum!”

Deniz gözlerini kısmıştı tekrar.
Devamını okuyun!